27 Kasım 2011 Pazar
ANLAMLI BİR ÖYKÜ... VE BİR "SANATÇI-İNSAN" PORTRESİ..
Yıllar önceydi.. Oğlumun özel eğitim gördüğü okuldaki öğretmeni bir gün şöyle dedi: -"Ben Lösemili Çocuklara faydalı olmak için LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR VAKFI, LÖSEV'de gönüllü olarak çalışıyorum.. Onların tedavilerine katkı yapabilmek amacıyla bir gece düzenleniyor. Sizden ricam, bu gecede lösemili çocuklarımızın sergileyeceği bir tiyatro oyunu hazırlamanız"..
Tabii ki, böyle bir istek karşısında boynum kıldan inceydi.. Hemen kolları sıvadım ve ne yapabileceğimi düşündüm.. Ama bir sorun vardı.. Ben hiç reji çalışması yapmamıştım. Herhangi bir metni hiç oyunlaştırmamıştım.. Bu çalışmalar benim yapabileceklerimin, becerilerimin dışındaydı.
Birden ömrünü tiyatroya adamış, güzel yüreği tiyatro için çarpan bir arkadaşım geldi aklıma.. Ondan yardım istemeliydim.. İstedim de.. Koşarak geldi.. Hemen iki fıkrayı oyunlaştırdı ve getirdi.. Artık çocuklarla tanışma zamanı gelmişti..
Sevgili Arkadaşımla birlikte doğruca Ankara / Dışkapıdaki SSK Hastanesine, lösemili çocuklarımızın tedavi gördüğü servise gittik.. Doktorlar, hemşireler ve kimi çocuklarımızın anne ve babaları bizi bekliyordu.. Bekleyenlerin içinde en heyecanlı olanlar da, çocuklardı tabii.. Arkadaşım çocukları çalıştırma, yani oyunu sahneleme görevini zevkle üstlenmişti.. Ben de, ona yardım edecektim.. Doktorlar bizi uyardı.. Onları fazla yormamalıydık, uzun süre çalışamazlardı.. Hastalıkları buna izin vermiyordu.. Zaten oyunlar da, 30'ar dakika olarak düzenlenmişti..
Sanırım en büyüğü 15-16, en küçüğü 9-10 yaşlarında 10-12 çocuk vardı çalışmaya katılan.. Doktorların verdiği ön bilgi lösemili bir çocuğun, yapılan tedavi işe yaramazsa en fazla 15-16 yaşına kadar yaşayabileceği şeklindeydi.. Söylediklerine göre ölümleri de, son derece acılı ve dayanılmaz oluyordu.. Yani biz, o gün hastanede tanıştığımız çocukların birkaçını belki de, bir daha göremeyecektik. Bazılarını o gün son kez görüyor olabilirdik..
Bu durum herkesin kaldırabileceği bir gerçeklik değildi.. Çalışmaya başlamak için, sevgili arkadaşım provalara ayrılan odaya, çocukların yanına girdi veee kısa bir süre sonra da, ağlayarak kendisini dışarı zor attı.. "Ben bir daha oraya giremem" dedi ve gitti.. Yumuşacık, duygulu yüreği bu kabullenilmesi zor ve ağır gerçekliğe daha fazla dayanamamıştı..
Öylece kalakalmıştım.. Yapılması gereken çok özel ve önemli bir görev vardı ve iş başa düşmüştü.. Yani çocukları çalıştırmak, onları sahneye hazırlamak zorunlu olarak bana kalmıştı..
Gülümsemeye gayret ederek içeri girdim ve heyecanla bekleyen çocukların yanına oturdum.. Benimkisi derinliğini bilmediğim bir suya balıklama atlamak gibi bir şeydi.. Yani boynumu da, kırabilirdim o atlayışın sonucunda..
Arkadaşım zaten oyun metinlerini hazırlamıştı.. Ben de, kendi bildiklerimden ve deneyimlerimden yola çıkarak el yordamıyla bir çalışma yapacaktım çaresiz.. Aslında benim de, elim ayağım titriyordu ama belli etmemeye çabalıyordum.. Karşımda, ışıl ışıl parlayan gözlerle bana bakan bu güzel çocukların ölümcül bir hastalığa sahip olduğunu önce ben unutmalıydım ki, onlar da, unutabilsin, kısacık bir zaman diliminde bile olsa.. Onları bir oyunun provasına katılan "amatör sanatçılar" olarak görmeliydim..
Çocuklar çok istekli ve hevesliydi.. Okuma provasına başladık.. Bir yandan da, gözüm yavrularımın üzerindeydi, yormamaya örselememeye çalışıyordum.. Çalışma başlayalı bir saati geçmişti ama hiçbir çocukta yorgunluk, bıkkınlık, rahatsızlık belirtisi yoktu.. Tam tersine, büyük bir hevesle, son derece dinamik ve neşe içinde çalışıyorlardı.. Arasıra doktorlar çocukları gözetlemek için kapıdan şöyle bir bakıyorlar ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı..
Yapamayacağım diye çok korkmuştum ama, nasıl becerdim hala bende bilmiyorum, hep birlikte başardık.. Çocukların inanılmaz keyfi ve coşkusu bana da, direnme ve başarma gücü vermişti.. Zaten kısa bir süre kalmıştı yapılacak geceye.. Bir kaç kez daha çalıştıktan sonra artık sahneye çıkmaya hazırlardı..
Doktorlar o kadar çok şaşırdılar ki, çocukların bu direncine ve başarısına; O Gün şöyle Demişlerdi: "Bu çalışmayı yapmakla onlara nasıl bir güç ve yaşama sevinci verdiğinizi bilemezsiniz.. Bunu biz başaramıyoruz"..
Aslında ben birşey yapmamıştım.. Tiyatronun sihirli değneği değmişti onlara..
Kısa süre sonra LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR VAKFI, LÖSEV yararına yapılan gece Ankara'daki ünlü otellerden birinde gerçekleşti.. O gece çocuklarımın yanında olamadım ne yazık ki.. Onların sahnedeki başarılarını seyredebilme ayrıcalığını yaşayamadım maalesef.. Ama sevgili arkadaşım onlarla birlikteydi.. Ne kadar başarılı olduklarını, herkesin ne kadar çok beğenisini kazandıklarını ve nasıl mutlu olduklarını anlattı.. işte size tanıtmaya çalıştığım sevgili Arkadaşım yüreği bugün de, hala tiyatroyla çarpan "BİR SANATÇI VE İNSAN" sevgili Adnan ÇELİK, seni de, sevgiyle selamlıyorum ve teşekkür ediyorum..
Aradan bir süre geçmişti..
Bir alışveriş merkezindeydim.. Arkamdan birisi sesleniyordu, "Hocam" diye.. Döndüm baktım.. O müthiş çalışmaya katılan en büyük çocuklardan birisiydi seslenen; yanında da, annesi.. Düşünün, o hala hayattaydı ve ben onu bir kez daha ağzında maskesiyle ama dimdik ayakta görüyordum.. Acılı annesi ise bana minnet dolu gözlerle bakıyordu.. Kimbilir belki de, Sevgili Adnan ÇELİK ve ben kısacık ömürlerinde onların mutlu dakikalar geçirmelerine neden olmuştuk.. Hatta yaşama isteklerini tazelemelerine, güç kazanmalarına ve belki de, amansız hastalıklarına karşı inatla direnmelerine sebep olmuştuk .. Belki tiyatro'nun büyülü etkisi sayesinde ömürleri uzamıştı az da, olsa..
Zaten, ömür dediğiniz nedir ki.. Mutlu geçireceğiniz birkaç dakika değil mi?.. İşte böyle.. Geçmişten çok özel bir anı.. Görüşürüz..
24 Kasım 2011 Perşembe
ANLAMLI BİR ÖYKÜ... "NE MUTLU BANA ÇALMIŞLAR"..
Hani Facebook, Tweeter gibi sosyal sitelerde tweetlerimiz Retweet edildiğinde yani başkaları tarafından da, kullanıldığında, ya da, paylaşımlarımız beğenilip arkadaşlarımız tarafından da, paylaşıldığı zaman seviniyoruz. Beğenilmenin, iltifat görmenin, bir tür ödüllendirilmenin mutluluğunu yaşıyor, keyfini çıkarıyoruz öyle değil mi... İnsan böyle birşey işte.. Beğenilmek vazgeçilmez bir istek, bir gururlanma, övünme vesilesi.. Hele bu insan bir sanatçıysa, beğenilmek onun için neredeyse yaşamsal bir gereklilik.. Örneğin sahne sanatçıları için seyircinin alkışı dünyanın en büyük ödülüdür.. Bir sahne sanatçısı alkışsız yaşayamaz.. Sergilediği gösterinin sonunda alkışlanan sanatçı bütün yorgunluğunu unutur ve dünyanın en mutlu insanı haline gelir.. Biliyorum çünkü bizzat yaşadım..
Peki bu sanatçı bir ressam, bir yazar ya da, bir fotoğraf sanatçısıysa...
İşte, tam burada sizlerle hiç unutmadığım bir anımı paylaşmak istiyorum.. Yıllar önce sahibi olduğumuz Sanat Kültür Merkezimiz (ANKARA)SANATEVİ'nin Sanat Galerisinde ünlü bir fotoğraf sanatçısının "Renkli Fotoğraf" sergisini açmıştım. Sergideki eserlerin arasında harika bir fotoğraf vardı. Ustaca bir teknikle büyütülmüş kibrit fotoğrafı.. Serginin en güzel fotoğraflarından biriydi ve izleyenlerin büyük ilgisini çekiyor, çok beğeniliyordu.. Birgün, Galeride görevli sekreter bembeyaz bir yüzle geldi ve bu fotoğrafın duvardaki yerinde olmadığını söyledi.. Şimşek hızıyla Galeriye koştum. Gerçekten duvar boştu, fotoğrafın yerinde boş bir çivi duruyordu.. Maalesef bu harika fotoğraf, onu korumakla görevli sekreterin sorumsuzluğu ve görevini iyi yapamaması yüzünden çalınmıştı.. Ama asıl sorumlu bendim. Çünkü ben Kültür merkezinin ve Galerinin sahibiydim ve sanatçı benimle anlaşıp bu sergiyi bana emanet etmişti..
Düştüğüm durum hiç iç açıcı değildi.. Hem kendi adıma, hemde kurumum adına çok zor bir duruma düşmüştüm. Bu hırsızlık duyulduğu takdirde insanların SANATEVİ'mize karşı bir güvensizliği oluşacaktı ki, bu da, hiç hoş bir sonuç değildi..
Sorumsuz Sekretere kapının önü gösterildikten sonra, Fotoğraf sanatçısını aradım ve Galeri Kolleksiyonumuz için fotoğrafını satın almak istediğimizi ilettim. Tabii sevgili sanatçım, satmak değil hediye etmek konusunda israr etti ama ben satın almaya daha doğrusu hatamızı bu şekilde telafi etmeye kararlıydım.. Ne dediysem olmadı.. O da, fotoğrafı hediye etmekte direniyordu.. Sonunda, sanatçıma fotoğrafının çalındığını utana sıkıla itiraf etmek zorunda kaldım.. Gördüğüm tepki inanılmazdı.. Sanatçım bu habere çok sevindi, mutlu oldu... Düşünebiliyor musunuz?... Ben bir kınama beklerken, üzülen ve kızan bir insan göreceğimi zannederken, neredeyse bu haberden dolayı teşekkür aldım sanki..
... Ve bana şöyle dedi: "Düşünün birisi benim fotoğrafımı çok beğeniyor, ama satın alacak parası yok.. O kadar çok beğeniyor ki, çalıyor, çünkü fotoğraftan vazgeçemiyor, hırsızlığı göze alıyor.. Bir sanatçı için bundan büyük ödül olur mu?".....
Ben sulu gözlü biri oldum.. O zaman da, şaşkınlık ve sevinçten gözlerim dolmuştu.
Şimdi ise resmen ağlıyorum hatırlayınca o anları.... İşte sanatçı budur.. Umarım yeterince tarif edebilmişimdir..
Fotoğraf Sanatçısı İzzet KERİBAR'ı sevgiyle, saygıyla selamlıyorum..... Görüşürüz..
27 Ekim 2011 Perşembe
FUHUŞ YAPMAYACAKTINIZ!!!!..... Yaaa....
Başlık neden böyle biliyor musunuz? Çünkü bazı insanlar şöyle diyor: "Van Depremi Fuhuş yüzünden oldu. Allah fuhuş yapılıyor diye cezalandırdı".......
Veya üç binanın ikisi yıkılmış ama bir bina sapasağlam ayakta duruyor. Bu da "allahın işi" aşağılık, hırsız müteahhitin işi değil..
İşte böyle.. Yani onca insan ahlak dışı davrandığı için tanrının gazabına uğramış..
Anadolu yarımadasının hemen her bölgesi deprem kuşağı üzerinde. Van şehri de, bu kırıklardan birisinin üstünde. Yani deprem olması kaçınılmaz.. Ama, "deprem fuhuş yüzünden, ahlaksızlar yüzünden oldu" diyen maalesef! ki, yurttaşım!, Doğru.. Gerçekten bazı insanlar ahlaksız!, namussuz!, aç gözlü! olduğu için Van depremi bu kadar yıkıcı ve öldürücü oldu..
Ama bunlar fuhuş yapan ya da, yaptıran ahlaksızlar değil, Fay hattı üstüne, insan yaşamını değil de, kârını, kazanacağı parayı düşündüğü için malzemeden çalarak, betonarme görünümlü, kumdan, çürük evler yapan müteahhit, bu çürük yapılara, yan cebine rüşvet konduğu için onay veren yapı denetim kurumu elemanları veee en son da, rüşvetin aslan payını alan ve bu tabut evlere izin veren belediyeler...
Yani, Bermuda şeytan üçgeni değil, "Türkiye Çete Üçgeni".. Biz bu çeteyle daha önce de, karşılaştık. Binlerce insanın öldüğü, binlercesinin de, sakat kaldığı Marmara depreminde de, aynı Organize Çete başroldeydi. Yani deprem kuşağı üstündeki ülkemizin her bölgesinde bu üçgen karşımıza çıktı...
İşte ahlaksız da, bunlar, namussuz da, bunlar, alçak ve aşağılık katiller de, bunlar.. 7.2 şiddetinde bir deprem sonrasında koca bir şehir yerle bir oluyor, yüzlerce insan enkaz altında kalıyor ve arkasından inanılmaz bir kakafoni başlıyor.. Birileri üzüntü içinde ne yapması gerektiğini düşünüp hemen yardım için kollarını sıvarken başka birileri de, içlerindeki tüm ırkçılığı, ayrımcılığı ortaya saçarak, olaydan duydukları memnuniyeti en iğrenç nefret söylemleriyle gösteriyor...
Bazıları da, bu durumdan kendisine fayda sağlamaya çalışıyor ve acı içinde izlediğim korkunç görüntüler ortaya çıkıyor. Gelen yardım kamyonları TIR'lar hoyratça yağmalanıyor, el konuluyor ve zavallı depremzedeye satılmaya çalışılıyor. Hep aramızda kol gezen ahlaksız namusuzlar felaketi fırsata çevirip kazanç elde etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de, her türlü yalanı, dini, imanı ne kadar kutsalımız varsa hepsini kullanıyorlar. Bu arada herşeyini kaybeden kış başında tek başına ortada kalan insanlar, soğuğun, yağmurun, karın altında aç, susuz, üşüyerek hayata tutunmaya çalışıyor.

Onlara en önce yardım götürmesi ve felaketzedelerin yaralarını sarması gereken bir kurumumuz var. Bilirsiniz adı KIZILAY. Yani herkesin yakından bildiği, yağma, talan ve soygunun uzuunn yıllardır sürdüğü, bu nedenle de, artık kimsenin güvenmediği bir kurumumuz KIZILAY... Düşündükçe dehşete kapılırım. Bu kadar eski ve Kocaman bir yardım kurumu nasıl bu hale gelmiştir. Bağışlananların paylaşıldığı, satıldığı, depolarda çürütüldüğü, yine bağışlanan kanların atıldığı, döküldüğü, maalesef çürümüş, kokmuş bir kurumumuzdur KIZILAY.. Bölgeye yardım götürürken nasıl bir ulaşım ve dağıtım güvenliği sağlandıysa! Kızılay'ın tam 17 TIR'ı ve bir Çadır Kent'i yağmalanıyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamıyor. Bunu da, bizzat büyük bir acz içinde, Kızılay Genel Başkanı açıklıyor. Belediyenin bir yardım kamyonunun nasıl vahşice yağmalandığına ise canlı yayında ben tanık oldum..
Görünen tablo çok iç karartıcı.. Doğal felaketlerle içiçe yaşadığımız bu coğrafyada hiç bir güvenliğimiz ve garantimiz yok. Güveneceğimiz sırtımızı dayayacağımız kurumlar tel tel dökülüyor.. Bu çürümüş kurumların dayanılacak bir yanı kalmamış.. İnsanların bir kısmı ise vicdan ve merhametten tamamen yoksun..Üstelik yüreklerini de, kurum bağlamış.. Van'da enkaz altında kalıp ölenler için, neredeyse zil takıp oynayacaklar.. Sevinçlerini saklama gereği de, duymuyor, büyük bir küstahlıkla gösteriyorlar.. Bana gelince, üzgünüm, kırgınım, öfkeliyim, hemde, çookk... Görüşürüz... Daha güzel ve ışıklı günlerde....
Veya üç binanın ikisi yıkılmış ama bir bina sapasağlam ayakta duruyor. Bu da "allahın işi" aşağılık, hırsız müteahhitin işi değil..
İşte böyle.. Yani onca insan ahlak dışı davrandığı için tanrının gazabına uğramış..
Anadolu yarımadasının hemen her bölgesi deprem kuşağı üzerinde. Van şehri de, bu kırıklardan birisinin üstünde. Yani deprem olması kaçınılmaz.. Ama, "deprem fuhuş yüzünden, ahlaksızlar yüzünden oldu" diyen maalesef! ki, yurttaşım!, Doğru.. Gerçekten bazı insanlar ahlaksız!, namussuz!, aç gözlü! olduğu için Van depremi bu kadar yıkıcı ve öldürücü oldu..
Ama bunlar fuhuş yapan ya da, yaptıran ahlaksızlar değil, Fay hattı üstüne, insan yaşamını değil de, kârını, kazanacağı parayı düşündüğü için malzemeden çalarak, betonarme görünümlü, kumdan, çürük evler yapan müteahhit, bu çürük yapılara, yan cebine rüşvet konduğu için onay veren yapı denetim kurumu elemanları veee en son da, rüşvetin aslan payını alan ve bu tabut evlere izin veren belediyeler...
Yani, Bermuda şeytan üçgeni değil, "Türkiye Çete Üçgeni".. Biz bu çeteyle daha önce de, karşılaştık. Binlerce insanın öldüğü, binlercesinin de, sakat kaldığı Marmara depreminde de, aynı Organize Çete başroldeydi. Yani deprem kuşağı üstündeki ülkemizin her bölgesinde bu üçgen karşımıza çıktı...
İşte ahlaksız da, bunlar, namussuz da, bunlar, alçak ve aşağılık katiller de, bunlar.. 7.2 şiddetinde bir deprem sonrasında koca bir şehir yerle bir oluyor, yüzlerce insan enkaz altında kalıyor ve arkasından inanılmaz bir kakafoni başlıyor.. Birileri üzüntü içinde ne yapması gerektiğini düşünüp hemen yardım için kollarını sıvarken başka birileri de, içlerindeki tüm ırkçılığı, ayrımcılığı ortaya saçarak, olaydan duydukları memnuniyeti en iğrenç nefret söylemleriyle gösteriyor...
Bazıları da, bu durumdan kendisine fayda sağlamaya çalışıyor ve acı içinde izlediğim korkunç görüntüler ortaya çıkıyor. Gelen yardım kamyonları TIR'lar hoyratça yağmalanıyor, el konuluyor ve zavallı depremzedeye satılmaya çalışılıyor. Hep aramızda kol gezen ahlaksız namusuzlar felaketi fırsata çevirip kazanç elde etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de, her türlü yalanı, dini, imanı ne kadar kutsalımız varsa hepsini kullanıyorlar. Bu arada herşeyini kaybeden kış başında tek başına ortada kalan insanlar, soğuğun, yağmurun, karın altında aç, susuz, üşüyerek hayata tutunmaya çalışıyor.

Onlara en önce yardım götürmesi ve felaketzedelerin yaralarını sarması gereken bir kurumumuz var. Bilirsiniz adı KIZILAY. Yani herkesin yakından bildiği, yağma, talan ve soygunun uzuunn yıllardır sürdüğü, bu nedenle de, artık kimsenin güvenmediği bir kurumumuz KIZILAY... Düşündükçe dehşete kapılırım. Bu kadar eski ve Kocaman bir yardım kurumu nasıl bu hale gelmiştir. Bağışlananların paylaşıldığı, satıldığı, depolarda çürütüldüğü, yine bağışlanan kanların atıldığı, döküldüğü, maalesef çürümüş, kokmuş bir kurumumuzdur KIZILAY.. Bölgeye yardım götürürken nasıl bir ulaşım ve dağıtım güvenliği sağlandıysa! Kızılay'ın tam 17 TIR'ı ve bir Çadır Kent'i yağmalanıyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamıyor. Bunu da, bizzat büyük bir acz içinde, Kızılay Genel Başkanı açıklıyor. Belediyenin bir yardım kamyonunun nasıl vahşice yağmalandığına ise canlı yayında ben tanık oldum..
Görünen tablo çok iç karartıcı.. Doğal felaketlerle içiçe yaşadığımız bu coğrafyada hiç bir güvenliğimiz ve garantimiz yok. Güveneceğimiz sırtımızı dayayacağımız kurumlar tel tel dökülüyor.. Bu çürümüş kurumların dayanılacak bir yanı kalmamış.. İnsanların bir kısmı ise vicdan ve merhametten tamamen yoksun..Üstelik yüreklerini de, kurum bağlamış.. Van'da enkaz altında kalıp ölenler için, neredeyse zil takıp oynayacaklar.. Sevinçlerini saklama gereği de, duymuyor, büyük bir küstahlıkla gösteriyorlar.. Bana gelince, üzgünüm, kırgınım, öfkeliyim, hemde, çookk... Görüşürüz... Daha güzel ve ışıklı günlerde....
7 Eylül 2011 Çarşamba
KADINLARA KIYMAYIN EFENDİLER.. ONLAR DA, MUTLU YAŞAYABİLSİN..
Hemen hergün neredeyse, bir kadın cinayeti, şiddete maruz kalan bir kadın haberi yer alıyor yayın organlarında.. Gün geçmiyor ki, kurtulunmak istenen bir "eski kocanın" vahşetini, cinayetini duymayalım.. Bu eski kocalar bırakılmayı, terkedilmeyi bir türlü hazmedemeyip, çareyi kadınları dövmekte, öldürmekte buluyor..
O nedenle de, benim "Katil Kocalar" diye isimlendirdiğim yeni bir tür ortaya çıktı. Bu cinayetler o kadar çok arttı ki, doğrusu sebebini merak edip biraz düşündüm.. Çünkü bu kocalar, bu kadınlar ve bu evlilikler hep vardı.. Ama kocalar kadınları yol ortalarında herkesin gözü önünde delik deşik edip öldürmüyordu..
Peki neden? Ne olmuştu da, özellikle son yıllarda kadın cinayetleri bu kadar çok artmıştı?..
Şöyle bir sonuca vardım.. Dinleyin bakın.. Bizim bir önceki kuşağımız yani annelerimiz, evlilikleri boyunca karşılaştıkları her tür sıkıntıya, üzüntüye, mutsuzluğa göğüs gerdiler.. Kocaları onları aldattı, ses çıkartmadılar. Belki aç bıraktı, ses çıkartmadılar.. Şiddet gördüler, dövüldüler, horlandılar yine ses çıkartmadılar.
Bu onların kişiliksiz ya da, zavallı olmalarından kaynaklanmıyordu. Onlarında kendilerine göre sebepleri vardı.. Bir kere aile yapıları evliliklerini bitirmelerine engeldi. Boşanıp baba evine geri dönemezlerdi. Çünkü babaları onlara şöyle demişti:
"Bu evden ya gelinliğinle çıkarsın, ya da, kefeninle".. Yani baba o kadını evine bir kere daha kabul etmezdi. Çok önemli bir gerekçe daha vardı. Ne yazık ki, okutulup bir meslek sahibi yapılmayan, ekonomik bağımsızlığı olmayan, kendi ayakları üzerinde duramayan kadınlar ne kadar mutsuz olsalar da, kocalarına muhtaçtı. Onlara verilen terbiyede, erkeklerin eşlerine bakma görevi olduğu öğretilmişti. İşte bütün bu nedenler biraraya gelince, o nesil evliliğini bitiremedi, boşanamadı ve mutsuz bir hayata, yani kaderine razı oldu.. Ama herşey gibi bu acı kader de, değişti.. Çünkü sonraki kuşak annelerinin yaşamından kendilerine ders çıkarttı ve ekonomik bağımsızlığını sağlamak, kendi ayakları üzerinde güçlü bir şekilde durabilmek için elinden geleni yaptı. Bunu da, başardı. Hem kendisine hem de, çocuklarına sahip olmayı bildi. Yaşamını sürdürmek için bir erkeğe, ya da, kocasına ihtiyacı olmadığını gösterdi..
İşte kıyamet de, burda koptu.. Kocalar küplere bindi!!.. Hiç böyle şey olur mu canım?? Şu zavallı! kadının bana nasıl ihtiyacı olmaz??.. Ben kocayım, erkeğim.. Severim de, döverim de, yüzünü gözünü morartır, orasını burasını kırarım, bunlarla da, yetinmez bir de, aldatırım... Ben bunların hepsini yapacağım ve bu kadın benimle oturmaya devam edecek. Ne demek gitmek?! Beni terketmek!! Olur mu?? Ben vazgeçilmezim!!, Ben terkedilemem!! O kadın kendisini ne sanıyor da, beni terkediyor?? Ben adamı naaparım?? haaa?! Fena yaparım!!.. Ben ona ne yaparsan yapayım, o kadın ya benimdir, ya da, toprağın!! İşte o kadar!!.. Yaaa, işte böyle.. Bütün bu acı gerçekler ve erkeklerin, 21.yy'da yaşadığımızı hatırlamamaları (çünkü onlar geçen yüzyıllarda, büyük bir kısmı da, ortaçağ'da kalmış) ve kadınların artık onlara mahkum olmadığı gerçeğini bir türlü anlayamamaları, üstelik bunu kabullenememeleri yüzünden hergün bir kadın cinayeti haberi duyuyoruz.
Yaşamda kazanılan herşeyin, ödenen bir bedeli vardır. Bu bedellerin en ağırı ve telafisi imkansız olanı da, tabii ki, insan yaşamıdır.. Bir gün bu katil kocalar, kadınların onlardan ayrılma ve kendi özgür yaşamlarını kurma hakkına sahip olduklarını kabul etmeyi öğrenecekler ve kadına yönelik şiddetle, onu öldürmekle kadının kendi özgür yaşamını kurma isteğinden vazgeçmeyeceğini mutlaka kabulleneceklerdir..
Bunu da, öldürülen onlarca kadına borçlu olacağız... Anıları önünde saygıyla eğiliyorum.. Görüşürüz..
29 Ağustos 2011 Pazartesi
EY KÜFÜRBAZLAR.. AĞZINIZA BİBER Mİ SÜRMELİ..
20.yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan Alman Yazar Thomas MANN diyor ki: "Milliyetçi olmak için belirli bir derecede zihinsel engelli olmak lazım".. Bu cümleyi her okuyuşumda sinirleniyorum, üzülüyorum ve inciniyorum.. Milliyetçi olduğum ve kişiliğime hakaret edildiği için değil.. Zihinsel engelli olmayı hakaret olarak gören anlayış, beni üzen ve inciten.. Zihinsel engelli olmak için bir beyin hasarına sahip olmalısınız ve yanısıra gelişememiş, ya da, az gelişmiş bir zeka düzeyine tabii ki.. Böyle bir insanın da, siyasi ideolojisini kendisi şeçip benimseme yetisine sahip olamayacağı ortadadır..
Peki o zaman bu özellik neden Thomas MANN gibi önemli bir yazar tarafından hakaret olarak kullanılır?. Değerli Arkadaşım Yazar, Şair Abdullah NEFES benim bu konuda duyarlı olduğumu bildiği için nezaket gösterip bir açıklama yapma gereğini duydu. Diyor ki,"Bir tercüme hatası olabilir.. Yani "Zihinsel engelli" değil de, "Aptal" demek istemiş olabilir".. Umarım o haklıdır..
Diyelim ki, Mann'in cümlesi yanlış tercüme edildi.. Ama ben kendi toplumumda hergün heryerde kimbilir kaç kere bu nitelemeyi duyuyorum. Yani en başta gelen hakaret sözcüklerimizden birisi "Geri zekalı", nedense??.. Sokakta ya da, televizyonlarda bile umarsızca kullanılan amiyane tabiriyle bir küfür bu niteleme.. Birisi geri zekalıysa bu onun suçu, kusuru veya utanılacak bir özelliği değildir. Çünkü böyle olmayı o seçmemiştir.. Ne yazık ki, bir şekilde öyle olmuştur ve bu aslında hakaret sözcüğü değil acı veren bir durumdur..
Ben neden bu konularda duyarlıyım?.. Çünkü ben "Zihinsel Engelli" bir evlada sahibim.. Sakın yanlış anlaşılmasın.. Zihinsel engelli bir çocuğa sahip olmak bende herhangi bir kompleks'e sebep olmadı. Bütün bu acıların ve sonuçlarının üstesinden geldim.. Evladımın özel durumunun ruhumda derin yaralar açmasına izin vermedim.. Benim canımı sıkan, bu insanlara yapılan saygısızlık, aymazlık.. Onlarla sanki alay etmek.. Ciddiye almamak.. Ve onların özel durumunu sövgü jargonumuza dahil etmek.. Tabii Küfür ve sövgüden nefret etmem de, en başta gelen sebeplerden birisi..
Sövgü jargonumuz dedim de, aklıma geldi.. Biz toplum olarak küfür etmeye ya da, daha da, ileri gidip sövmeye çok meraklıyız.. Hatta bayılıyoruz küfür etmeye.. Genellikle iki lafımızdan biri küfür ya da, sövgü.. Bu konuda sabıkalı olduğumuzdan kimsenin şüphesi olmasın..
Sövgü objelerimizin en başında da, analarımız bacılarımız ve eşlerimiz geliyor. Yani düşünebiliyor musunuz?. Bizim gibi her konuda muhafazakar, hatta tutucu olmakla ünlenen, övünen bir toplum küfretmek için ağzını açınca ne ana kalıyor, ne avrat, ne de, bacı.. Bu nasıl bir çelişkidir?.. Nasıl bir mantıkdır?.. Bunun farkında mısınız?..
Küfür etmek, ya da, sövmek acizlerin, yetersizlerin başvurduğu bir davranıştır.. Zat'ı muhterem'in bir şeyi anlatmak için bilgisi, eğitimi, kültürü, kelime haznesi yetersizdir.. Belki de hiç yoktur.. O da, yapabildiği en iyi şeyi yapar küfreder, söver..
Aslında farkettiğim bir şey daha var.. Her nekadar Küfür ve Sövgüyü bir alt kültür davranışı ve erkeklere özgü olarak tanımlasak da, bakıyorum, iyi yetişmiş, eğitimli kişiler de, kadınlar da, pekala öyle bir küfrediyorlar ki, İnsanın demek ki, bu durum genetik diyesi geliyor..
Bu rahatsız edici konuyu sevgili arkadaşım Abdullah NEFES'le konuşurken, dedi ki,"Kendi aramızda konuşup da, yakınacağımıza yazalım ve yaygınlaştıralım. Ben de oturdum derdimi yazıya döktüm. Yani yazma fikri değerli dostum Abdullah NEFES'e aitti..
Son olarak diyorum ki, Belli ki, küfür ve sövgüyü hayatımızdan çıkarmak kolay olmayacak.. Ama hiç olmazsa, sizlere yalvarıyorum, Hakaret, küfür ve sövgü dağarcığınızdan, ananızı, avradınızı, bacınızı çıkarın.. Vee lütfen "Geri zekalı" "Zihinsel engelli" diyerek o insanları aşağılamayın. Kimseyi incitmeye, üzmeye rencide etmeye hakkınız yok ey küfürbazlar.
Kendi ağzınızı kirletmekle yetinin......
"Sakın sana 'kötüsün' diyenlere aldırma.. Bana da, 'Geri Zekalı' dediler.. Atomu parçalayıp ellerine verdim". Albert EİNSTEİN.... Görüşürüz..
21 Ağustos 2011 Pazar
YOKSUN....
Şair diyor ki, Gidersen Yıkılır Bu Kent..
Gitmişti ve koca kent paramparça Olmuştu..
Yaşam o an durmuştu sanki..
Gitmişti ve geride kocaman bir,
Hüzün bırakmıştı..
Sonra birgün,
Birgün çıkageldi, birden..
Geldim dedi..
Geldim işte.. Çünkü, Dayanamadım..
Dayanamadım özlemine..
Öyle zordu ki, sensizlik..
Öyle ağırdı ki, katlanmak, Yokluğuna..
Sensiz olurum..
Sensiz de, yaşarım sandım ama..
Olmadı..Yapamadım..
Olamadım bir türlü,
Sensiz ve sevgisiz..
Geldim işte.. Geldim..
Ama...
Ama sen yoksun...
12 Ağustos 2011 Cuma
FIKRA GİBİ ÖYKÜ 7. "HEYYTT BEE, YAN BAKANI DÖVERİZ"
Gülsem mi? Ağlasam mı? Karar veremedim.. Neden mi? Marifetleri saymakla bitmeyecek, Aklanmış, Paklanmış Eski Bakan Egemen BAĞIŞ, ağzı kulaklarında, son derece mutlu şöyle diyor:
"Yaa Gördünüz mü? Londra'daki ayaklanma, terör ve yağmalama olaylarında İngiliz halkını kahramanca kim koruyor?? Orada yaşayan Türkler... Pekii, "Soğuk Savaş" döneminde Avrupa'yı komünistlerden kim korumuştu?? Yine Türkler"... (Hani, o zamanlar bizim için coğrafi konumumuz nedeniyle Avrupa'nın "İleri Karakolu" derlerdi ya)..
Sonra ekliyor Sayın Bakan: "İşte şimdi daha da, iyi anlaşılıyor, Avrupa'nın bize ne kadar çok ihtiyacı olduğu konusu!!.."
Pes doğrusu.. Adama sorarlar.. Sen Bodyguard mısın?.. Yani amiyane tabiriyle Fedai misin?..
Ya da, Avrupa'nın,
Fedaiye mi, ihtiyacı varmış?.. O Göreve mi, talipsin?.. Onun için mi, Avrupa Birliğine girebileyim diye uğraşıyorsun?..
Karar verdim.. En iyisi ben oturup gülünecek halimize biraz ağlayayım.. Görüşürüz..
"Yaa Gördünüz mü? Londra'daki ayaklanma, terör ve yağmalama olaylarında İngiliz halkını kahramanca kim koruyor?? Orada yaşayan Türkler... Pekii, "Soğuk Savaş" döneminde Avrupa'yı komünistlerden kim korumuştu?? Yine Türkler"... (Hani, o zamanlar bizim için coğrafi konumumuz nedeniyle Avrupa'nın "İleri Karakolu" derlerdi ya)..
Sonra ekliyor Sayın Bakan: "İşte şimdi daha da, iyi anlaşılıyor, Avrupa'nın bize ne kadar çok ihtiyacı olduğu konusu!!.."
Pes doğrusu.. Adama sorarlar.. Sen Bodyguard mısın?.. Yani amiyane tabiriyle Fedai misin?..
Ya da, Avrupa'nın,
Fedaiye mi, ihtiyacı varmış?.. O Göreve mi, talipsin?.. Onun için mi, Avrupa Birliğine girebileyim diye uğraşıyorsun?..
Karar verdim.. En iyisi ben oturup gülünecek halimize biraz ağlayayım.. Görüşürüz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








