26 Ağustos 2018 Pazar

Bir Yılan, Bir Aslan ve Bir Yavru Şahin.. Doğada yaşam savası...

BİR BELGESEL İZLEDİM.. 😃 (Zaten ben hep belgesel izlerimm😁. Çok kültürlüyümdürr😆😅) Devasa bir Piton Yılanı öğle yemeğinde bir İmpala yiyor. Ama İmpala'yı yutarken onunla birlikte upuzun bir sopayı da, yutuyor. Elleri olmadığından sopanın bedenine girmesini engelleyemiyor. Ve bu sopa kocaman yılanın sonu oluyor, iç organlarını parçalayarak ölümüne sebep oluyor. (belgeselci amcalar sonrasında yılanı öldüren sopayı yılanın vücudundan çıkarıp gösterdiler. Ölüm nereden nasıl gelecek bilinmiyor!..) İşte bu acaip ölüm de, aç bir aslana yarıyor!.😮                                 
 ___Manzara aynen şuydu. Karnını doyurmak için ava çıkmış dişi aslan ölü piton yılanını gördü. Aslında aslanın derdi yılanın midesindeki İmpala'ydı. Bir pençe darbesiyle yılanın gövdesini yardı ve bütün haldeki İmpala'yı çıkartıp afiyetle yedi.😱Doğa, Doğanın döngüsü çok acaip.Yiyecek kime niyet, kime kısmet!. 
______ BU da, nesli tehlikede olduğu için koruma altında olan bir kızıl ŞAHİN BELGESELİ.. 😥Bir şahin ailesi Anne_baba ve yavru şahin. Artık anne, baba şahinin görevi bitmiş, yavru şahinin yuvadan ayrılma zamanı gelmiştir. İlk uçuş denemesinde tanımadığı bilmediği bir doğa parçasına gider. Oranın kendi sakinleri vardır, kargalar, kazlar, baykuşlar filan. Şahini istemezler kendi alanlarında. O, da gider.. Sonraki mekan da, başka canlıların egemenliğindedir ve yavru şahini onlar da, hiç hoş karşılamaz. Yavru ise dış dünyaya ve o koşullara alışabilme çabasındadır. Artık ona yemek getiren annesi de, yanında değildir. Yani karnını kendisi doyurmalı, güvenliğini kendisi sağlamalıdır. Kendisi de, bir avcı, bir alıcı kuş olmasına rağmen gözü hep göklerden gelebilecek bir tehlikenin endişesindedir. Maviliklerde süzülürken aşağıda en sevdiği yemeği görür. Bir Yılan. Öyle bir pike yapar ki, doğruca yılanın tepesine....😬 Aynı anda tam da, kafasına kocaman bir kürek iner ve kısacık hayatı orada biter. 😥 Koşarak gelip küreği doğal döngüsünü yaşayan hayvanların kafasına indiren ve apaçık doğaya müdahale eden, alçakça bir katliam yapan bir öküzdür. hem de, beyinsiz bir öküz... Nefes alması doğaya zararlı bir aşağılık... 😠 Yavru Şahinin cansız bedeni görüntüdeyken, seslendirenin ağzından şu cümleler dökülür. "O hep tehlikeyi gökyüzünden gelecek sanmıştı. Ama onu yaşamdan koparan, kısacık ömrünü sonlandıran tehlike yerden geldi" ..... Yazmazsam olmazdı.....😥 Minik Yavrunun anısına. 😢  Görüşürüz..

10 Ocak 2017 Salı

Bİ, FARE GİBİYİM!! SANKİ....

ANAYASA GÖRÜŞMELERİ BAŞLADI..... ----Ve ben kendimi yaşamım boyunca ilk defa kapana kısılmış gibi hissediyorum.. Yıllardır bir karabasanın içindeyim tıpkı Ülke'm gibi!.. Bu Lanet karabasan giderek daha da, koyulaşıyor, ağırlaşıyor..
----15 YILDIR, Bizi Yönetemeyenler! SON DERECE KARARLI BİR ŞEKİLDE Cumhuriyetin kazanımlarını birer birer yıkıyor.. Çağdaşlıktan, Uygarlıktan, Bilimden hızla uzaklaşıyor, Taş Devri Karanlığına doğru koşuyoruz.... Bazı çatlak-saçma sesler çıkarken bu yobaz güruhun içinden, hep gülüp geçtik. Yani zamanında yılanın başını ezmedik.. Sonra o, yılan kıvrıla kıvrıla geldi tepemize çöreklendi... Şimdi de, son noktalarını koyacaklar KAPKARA Amaçlarına, Yeni Anayasa ve Başkanlığı hayata geçirerek.. Bunun için de, 15 yıldır yaptıkları gibi, 'Millet' dedikleri Kapıkullarının oylarına güveniyorlar.. Çünkü bu Örümcek Kafalı, Embesil, kocaman Kara Güruh onları hiç yanıltmadı.. Onun için de, kendilerinden son derece emin, "Millete Gideriz" diyorlar.. ki, o, millet dedikleri sadık tebaları, ümmetleri, ne derlerse sözlerinden çıkmayan uysal k*p**leri!!
Dediğim gibi yaşamım boyunca hiç umutsuz olmadım.. Her zaman daha iyiye, daha güzele varabilmenin bir yolu olduğuna inandım.. Şimdi bu inancımın yerinde yeller esiyor neredeyse.. Öyle alçaklar var ki, ülkenin kaderiyle oynayan, eğer muhalifsen (ki, bi,şeyleri değiştirebilmenin yolu ilk önce muhalif olmayı, muhalif sesini duyurabilmeyi gerektirir ve bu her özgür bireyin en doğal demokratik hakkıdır.) Anında damgayı yersin: Teröristtt, FETÖ'cüüüü, hatta Vatan Hainiiii!!.. Yani, Yönetenlerle ille de, aynı düşünmek zorundasın.. Yoksa hemen yakalanır zindana tıkılırsın, bi,daha da, zor çıkarsın!!.. İşinden, Okulundan atılırsın; Aç bırakılırsın.. Arkandan yedi sülalen de, işinden olur!!.. Varsa Mal Varlığına el konulur.. İnternetin kesilir.. Hesabın kapatılır.. Her türlü felaket başına gelir!!.. İyi de, ben ne yapacağım şimdi?.. Umutsuzluğun, Çaresizliğin, İsyanın Ağırlığını DAHA FAZLA kaldırabilecek gücüm tükeniyor artık.........

19 Ocak 2015 Pazartesi

ARTIK BANA da, KİMSE AŞIK OLMAYACAK!!......

Bir Film izledim...
Ve suratımın ortasına bir Yumruk yedim, Tokat bile değil!!...
Açıkcası hayatımdan vazgeçtim neredeyse!!.....
Film bir tür Belgesel gibiydi..
1957 yılında çekilen, bence Gerçek bir Embesil, bir Bağımlı ve Akıl Hastası olan, Yalnızca kurulu bebekler gibi poposunu sallayarak cümle erkekleri kendisine aşık eden, Lafta Aktrist! Marilyn Monroe ile Bazıları tarafından Dünya'da 20.yüzyılın En Büyük Oyuncusu kabul edilen Sir Ünvanlı Usta Aktör Laurence Olivier'in birlikte oynadıkları PRENS ve ŞOVKIZI Filminin Çekim Aşamasında yaşananları, Aslında Getir-Götür işlerine bakan, 3.Yönetmen Yardımcısı, daha sonraları ünlü bir yazar olan Colin Clark'ın gözünden anlatıyor, "MARİLYN İLE BİR HAFTA"........

Başrol oyuncusu Sir Laurence Olivier Filmin Yönetmeni ve Yapımcısı da.. Ve o yıllarda Müthiş bir Star olan, Sinema Dünyasının unutulmaz klasiklerinden "RÜZGÂR GİBİ GEÇTİ" ve "ANNA KARENİNA" gibi filmlerin, Sinema Tarihine geçmiş, Harika yıldızı Vivien Leigh ile evli...

PRENS ve ŞOVKIZI" Filminin Kamera Arkası Olaylarını, sonraları kendisini uluslararası üne kavuşturan kitabı "Prens, Şov Kızı ve Ben"de anlatan 3.Yönetmen Yardımcısı Colin Clark da, o yıllarda çok genç bir adam.. (Film de, bu kitaptan yola çıkılarak çekilmiş zaten).. Henüz 23 yaşında ve dünyadaki bir çok erkek gibi o da, 30 yaşındaki Monroe'nun çekimine kapılmış aşık biri..

Monroe Film Çekimi boyunca yaptığı inanılmaz kaprislerle başta Olivier olmak üzre herkesi canından bezdiriyor..
O, yıl Ünlü Yazar Arthur Miller ile evlenmiş ve çekim için geldiği İngiltere'de aynı zamanda balayındadır sözde. Ama Miller Monroe'nun yaptığı saçmalıklara daha fazla dayanamaz ve onu İngiltere'de bırakır ABD'ye ülkesine döner...

Colin Clark'a Monroe ile ilgilenme görevi verilmiştir. Zaten Marilyn'e sırılsıklam aşık olan Colin bu görevden fazlasıyla memnundur.. Çünkü tüm kaprislerine, disiplinsiz davranışlarına, işine olan saygısızlığına rağmen Film Ekibindeki herkes Marilyn'e hayrandır..

Bu gerçeğin farkında olan Muhteşem Aktrist Vivien Leigh, birgün Colin'e şöyle der:
--Ona Aşıksın değil mi?.. Bu görünüyor!.. Biliyor musun? Ben 43 Yaşındayım.. Artık bana kimse aşık olmayacak!!.. Sen bile!...........

Doğrusu bana çok ağır geldi bu sözler...
Gerçi ben daha 33 yaşındayım!!, mı, acaba? Önümde 10 yıl var!! mı, ki?. Zaman daralmış mı, Bitmiş mi, Geçmiş, Gitmiş mi, nee??......Vahhh!!....vah!.

Anlaşılan kadınların cazibesi yaşlarıyla doğru orantılı... Belli bir yaştan sonra kayboluyor, yokoluyor!... Eyvahhh!.....
Erkekler için böyle bir sorun yok!....
Hele biraz da, ağzınız laf yapıyor, bazı şiirlerin dizelerini ezbere biliyor ve bunları süsleyerek sunuyorsanız! hiiçç sorun yok......
Gelsin Gençkızlar... Çevrenizde pervane olsunlar!!..
Peki, ben ne yapacağım?.....
Hemen şiir filan mı, ezberlemeye başlasam acaba??............. Görüşürüz....

8 Ekim 2014 Çarşamba

KONDÜKTÖR MEHMET EFENDİ'Yİ TANIR MISINIZ?


Arşed Beyi yıllar önce tanımıştım.. İstanbul Üniversitesinde Jeoloji Mühendisliği okumuş bir Iraklıydı.. Okuldan sonra da, bir Türk Kadınıyla evlenmiş ve Ülkemize yerleşmişti..
Öylesine sıcacık, cana yakın bir insandı ki, gülen yüzü parlayan kara gözleri hep gözümün önündedir..
Türkiye'ye geleli epey zaman olmuştu ama, Türkçeyi hala tam öğrenememişti.. Oldukça kötü konuşuyordu.. Hele Tamlamalar tamamen tersineydi. Yani:
"Tokmağın Kapısı",
"Tablanın Sigarası",v.s. gibi.
Ama bu hatalar onu daha da, sevimli yapardı.. :))
Türkçesinin çok daha kötü olduğu, İstanbul Üniversitesindeki Öğrencilik yıllarında başına gelen bir olayı anlatmıştı bize...... Okuyun bakın...

İnsan öğrenci olunca elbette baba parasına muhtaç oluyor..
Arşed bey de, Bağdat'ta yaşayan babasından para yardımı alıyormuş sürekli..
Bahsi geçen yıllar 60'lı yılların 2.yarısı olmalı.. O Yıllarda öyle On-Line Bankacılık, PTT Havalesi filan gibi günümüzün teknolojik olanakları yok.. Peki, Nasıl gönderiyor Arşed Beyin Babası oğluna harçlığını?,
Bağdat - İstanbul Arasında sefer yapan Trenlerin Makinistleriyle, çalışanlarıyla filan!.. En çabuk gönderme yolu bu...


Parasızlıktan fena halde kıvrandığı birgün babasından bir Telgraf alır.. Şöyle ki:
"Oğlum Paranı Altıyol'dan Kondüktör Mehmet Efendi ile gönderdim.. Git ondan al"...... Hepsi bu!....
"Telgrafı aldım.. Param gelmiş harika bir haber.. Ama, bir baktım, Altıyol kocaman bir semt.. Ortasından boydan boya uzun bir cadde geçiyor.. Ben şimdi bu Kondüktör Mehmet Efendiyi nasıl bulacağım, diye dövünüyorum... Ama bulmaya da, mecburum.. Çünkü cebimde beş param yok" diyordu, Arşed bey..
Ve çaresiz başlıyor Altıyol'daki upuzun caddenin iki yanındaki apartmanlara girip, kapıları çalmaya..
Her açılan kapıya soruyor:
-Kondüktör Mehmet Efendiyi arıyorum.. Burada mı, oturuyor?......
Bütün kapılar öfkeyle yüzüne kapanıyor.. İnsanlar onu ciddiye almıyor......
Epeyce dolaştıktan sonra, çaldığı bir kapıyı açan yaşlı bir adam, Arşed beyin sorusunu duyunca,
"Aman Oğlum Sen 'Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'yı! arıyorsun.. olmaz ki" diyor...:))))
O Andan itibaren, Altıyol'daki kapıları çalmaya devam ediyor Arşed bey ve her kapıyı açana soruyor:
-"Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"yı arıyorum, Burada mı, oturuyor?........

"Kime sorduysam kapıyı öyle fena çarptı ki, yüzüme, ne olduğumu şaşırdım".. demişti..

Ama azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyor.... Özellikle cepte beş kuruş yoksa.....
Arşed bey de, Kondüktör Mehmet Efendiyi buluyor ve parasını alıyor.....
Eminim içinizden birileri inanmadı anlattıklarıma.. "Bu kadar da, saflık olur mu?", diye söylendi.. Ama inanın.. Kelimesi, kelimesine doğru yazdıklarım.. Artık bu kadar arı-saf insanlar yok günümüzde değil mi?.. Etrafımızı kendisini akıllı sanan cahil-uyanıklar sarmış!...
Onu genç yaşta ani bir kalp kriziyle kaybettik.. Artık aramızda değil... Ama anısı benimleydi....
Şimdi sizlerle de..... Görüşürüz.....

29 Temmuz 2014 Salı

O, KÖŞK'TE BİRİ ÖLMÜŞTÜ.. ŞİŞMAN, GÖZLÜKLÜ..

Çok değil, dört yıl önce bu günler.... Bir Hastanede.. Hastanenin Onkoloji Servisinde dört kişilik bir odada.... DURUNN Durun, hemen içiniz kararmasın.. Anı eğlenceli denebilir.. Tabii bir Hastane anısı ne kadar eğlenceliyse!.. Hani daha önce de, yazmıştım ya; o, korkunç teşhisle yatırılmış ve o, hastanede bir sürü ameliyat, bir sürü gün geçirmiştim, diye.. (Ama harikayım gördüğünüz gibi)...

Yaz Mevsiminin tam ortası ve o, yıl Ankara son 40 yılın en sıcak günlerini yaşıyor.. Öyle sıcak ki, sanki suyun içinde yatıyoruz yataklarda.. Öğleden sonra güneş bütün heybetiyle odanın orta yerinde, taa, batana kadar.. Ve ben ölecek gibi hissediyorum kendimi.. İşte, Hasta Psikolojisi dedikleri böyle acaip birşeymiş.. Yaşamadan bilemiyorsunuz... Eğer oda arkadaşlarımdan birisi itiraz etmezse! pencereler sürekli açık.. Tabii, ne kadar serinletirse!..

Bir sabah, bir kadın geldi.. Hemen yanımdaki boş yatağa yattı tedavi için.. Sanırım adı Fatma'ydı.. Fatma Hanımı görünce şaşkınlıktan dona kaldım.. Genç bir kadındı.. Oldukça topluydu ve o inanılmaz sıcakta hırkalarla, kazaklarla dolaşıyordu.. Dehşete kapıldım doğrusu.. Üzerindeki kocaman hırkasıyla yatağa girdi.. Yetmezmiş gibi bir de, battaniye örttü ve hemen olaya el koyarak, pencereleri kapattırdı.. Çünkü üşüyordu..
O, Sıcakta böyle birşey olanaksızdı.. Pencerelerin kapanması benim nefessiz kalmam demekti.. Yalnız ben değil diğer iki hasta da, bu durumdan hiç memnun olmadılar.. Onlar da, havasız kalmak istemiyordu..
Ama elimizden de, birşey gelmiyordu ne yazık ki.. Rica-Minnet bir arkadaşıma Vantilatör aldırdım ve onun üflediği ejderha nefesi gibi esintiyle rahatlamaya çalıştık..

Neyse ki, Fatma Hanım uzun kalmadı hastanede ve taburcu oldu...
-Ohh çok şükür.. Açık pencerelerimize yeniden kavuştuk.. derkenn, sevincimiz uzun sürmedi.. Birkaç gün sonra kalın yün hırkasıyla Fatma Hanım tekrar çıkageldi.. Yeniden yatacaktı hastaneye ve henüz boşalttığı yatağı onu bekliyordu.. Yani kâbus geri dönmüştü.. Odadaki herkesi bir telaş aldı ki, sormayın..
Ne yapsak ne söylesek de, Fatma Hanımı bizim odadan uzak tutsak diye çareler düşünmeye başladık..
Fatma Hanım gelmeden önceki gece, daha evvel yazmıştım:
(ELMAS HANIM GÜLE GÜLE..http://sgknedendemiyor.blogspot.co.uk/2011/02/elmas-hanim-gule-gule.html ), Okuyanlar bilir, Elmas Hanımı aniden kaybetmiştik benim yanımdaki o yatakta..

Aklımıza bir fikir geldi.. Acaba Fatma Hanıma yatmak istediği yatakta henüz bir gece önce birisinin öldüğünü söylesek, korkup, çekinip bizim odada yatmaktan vazgeçer miydi?...

Söyledik.... Bana söylettiler hatta... Ürpermesini, rahatsız olmasını beklediğimiz Fatma Hanım, hiç bozuntuya vermedi, gülümseyerek:
-Olsunnn, dedi ve bizim de, bütün ümitlerimiz paramparça oldu.. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı.. Sıcakla, Havasızlıkla savaşımıza devam edecektik zorunlu olarak...

Biz acı kaderimize böylesine teslim olmuşken, Fatma Hanım doktorun yanından geldi.. Bu hastanenin onu kabul etmediğini, hastalığının sorumluluğunu alamadıklarını ve başka bir hastaneye gönderdiklerini söyledi..
Yani bizim odada yatmayacaktı... Pencerelerimiz kapanmayacaktı.... Sevinmemiz gerekirdi...
Ama sevinemedim.. Boğazıma bir düğüm yerleşmişti.. Çünkü henüz 30'larındaki Fatma Hanımın amansız hastalığı iyice ilerlemiş ve Tıbbın yapabileceği pek de, birşey kalmamıştı.. O, Müthiş sıcak havada bu kadar çok üşümesinin gerekçesi de, buydu..... Bunları sonradan öğrendik.. O, Artık aramızda değil tahmin edeceğiniz gibi...
Bu anıyı düşünürken aklıma bir fikir geldi.. Hani Majesteleri, Haşmetli Hünkârımız Cumhurbaşkanlığına aday ya!.... Acaba diyorum; Desek ki:
-Ulu Hakanımız, O, gitmek istediğiniz binada bir Cumhurbaşkanı küt diye öldü.. Vardı ya, Çankaya'nın Şişmanı, İşçi Düşmanı.... O, İşte...  Kimbilir, belki korkar da, vazgeçer adaylıktan!.... Ne dersiniz?... Umutsuzca umudediyorum işte!.....   Görüşürüz.......