19 Ocak 2015 Pazartesi

ARTIK BANA da, KİMSE AŞIK OLMAYACAK!!......

Bir Film izledim...
Ve suratımın ortasına bir Yumruk yedim, Tokat bile değil!!...
Açıkcası hayatımdan vazgeçtim neredeyse!!.....
Film bir tür Belgesel gibiydi..
1957 yılında çekilen, bence Gerçek bir Embesil, bir Bağımlı ve Akıl Hastası olan, Yalnızca kurulu bebekler gibi poposunu sallayarak cümle erkekleri kendisine aşık eden, Lafta Aktrist! Marilyn Monroe ile Bazıları tarafından Dünya'da 20.yüzyılın En Büyük Oyuncusu kabul edilen Sir Ünvanlı Usta Aktör Laurence Olivier'in birlikte oynadıkları PRENS ve ŞOVKIZI Filminin Çekim Aşamasında yaşananları, Aslında Getir-Götür işlerine bakan, 3.Yönetmen Yardımcısı, daha sonraları ünlü bir yazar olan Colin Clark'ın gözünden anlatıyor, "MARİLYN İLE BİR HAFTA"........

Başrol oyuncusu Sir Laurence Olivier Filmin Yönetmeni ve Yapımcısı da.. Ve o yıllarda Müthiş bir Star olan, Sinema Dünyasının unutulmaz klasiklerinden "RÜZGÂR GİBİ GEÇTİ" ve "ANNA KARENİNA" gibi filmlerin, Sinema Tarihine geçmiş, Harika yıldızı Vivien Leigh ile evli...

PRENS ve ŞOVKIZI" Filminin Kamera Arkası Olaylarını, sonraları kendisini uluslararası üne kavuşturan kitabı "Prens, Şov Kızı ve Ben"de anlatan 3.Yönetmen Yardımcısı Colin Clark da, o yıllarda çok genç bir adam.. (Film de, bu kitaptan yola çıkılarak çekilmiş zaten).. Henüz 23 yaşında ve dünyadaki bir çok erkek gibi o da, 30 yaşındaki Monroe'nun çekimine kapılmış aşık biri..

Monroe Film Çekimi boyunca yaptığı inanılmaz kaprislerle başta Olivier olmak üzre herkesi canından bezdiriyor..
O, yıl Ünlü Yazar Arthur Miller ile evlenmiş ve çekim için geldiği İngiltere'de aynı zamanda balayındadır sözde. Ama Miller Monroe'nun yaptığı saçmalıklara daha fazla dayanamaz ve onu İngiltere'de bırakır ABD'ye ülkesine döner...

Colin Clark'a Monroe ile ilgilenme görevi verilmiştir. Zaten Marilyn'e sırılsıklam aşık olan Colin bu görevden fazlasıyla memnundur.. Çünkü tüm kaprislerine, disiplinsiz davranışlarına, işine olan saygısızlığına rağmen Film Ekibindeki herkes Marilyn'e hayrandır..

Bu gerçeğin farkında olan Muhteşem Aktrist Vivien Leigh, birgün Colin'e şöyle der:
--Ona Aşıksın değil mi?.. Bu görünüyor!.. Biliyor musun? Ben 43 Yaşındayım.. Artık bana kimse aşık olmayacak!!.. Sen bile!...........

Doğrusu bana çok ağır geldi bu sözler...
Gerçi ben daha 33 yaşındayım!!, mı, acaba? Önümde 10 yıl var!! mı, ki?. Zaman daralmış mı, Bitmiş mi, Geçmiş, Gitmiş mi, nee??......Vahhh!!....vah!.

Anlaşılan kadınların cazibesi yaşlarıyla doğru orantılı... Belli bir yaştan sonra kayboluyor, yokoluyor!... Eyvahhh!.....
Erkekler için böyle bir sorun yok!....
Hele biraz da, ağzınız laf yapıyor, bazı şiirlerin dizelerini ezbere biliyor ve bunları süsleyerek sunuyorsanız! hiiçç sorun yok......
Gelsin Gençkızlar... Çevrenizde pervane olsunlar!!..
Peki, ben ne yapacağım?.....
Hemen şiir filan mı, ezberlemeye başlasam acaba??............. Görüşürüz....

8 Ekim 2014 Çarşamba

KONDÜKTÖR MEHMET EFENDİ'Yİ TANIR MISINIZ?


Arşed Beyi yıllar önce tanımıştım.. İstanbul Üniversitesinde Jeoloji Mühendisliği okumuş bir Iraklıydı.. Okuldan sonra da, bir Türk Kadınıyla evlenmiş ve Ülkemize yerleşmişti..
Öylesine sıcacık, cana yakın bir insandı ki, gülen yüzü parlayan kara gözleri hep gözümün önündedir..
Türkiye'ye geleli epey zaman olmuştu ama, Türkçeyi hala tam öğrenememişti.. Oldukça kötü konuşuyordu.. Hele Tamlamalar tamamen tersineydi. Yani:
"Tokmağın Kapısı",
"Tablanın Sigarası",v.s. gibi.
Ama bu hatalar onu daha da, sevimli yapardı.. :))
Türkçesinin çok daha kötü olduğu, İstanbul Üniversitesindeki Öğrencilik yıllarında başına gelen bir olayı anlatmıştı bize...... Okuyun bakın...

İnsan öğrenci olunca elbette baba parasına muhtaç oluyor..
Arşed bey de, Bağdat'ta yaşayan babasından para yardımı alıyormuş sürekli..
Bahsi geçen yıllar 60'lı yılların 2.yarısı olmalı.. O Yıllarda öyle On-Line Bankacılık, PTT Havalesi filan gibi günümüzün teknolojik olanakları yok.. Peki, Nasıl gönderiyor Arşed Beyin Babası oğluna harçlığını?,
Bağdat - İstanbul Arasında sefer yapan Trenlerin Makinistleriyle, çalışanlarıyla filan!.. En çabuk gönderme yolu bu...


Parasızlıktan fena halde kıvrandığı birgün babasından bir Telgraf alır.. Şöyle ki:
"Oğlum Paranı Altıyol'dan Kondüktör Mehmet Efendi ile gönderdim.. Git ondan al"...... Hepsi bu!....
"Telgrafı aldım.. Param gelmiş harika bir haber.. Ama, bir baktım, Altıyol kocaman bir semt.. Ortasından boydan boya uzun bir cadde geçiyor.. Ben şimdi bu Kondüktör Mehmet Efendiyi nasıl bulacağım, diye dövünüyorum... Ama bulmaya da, mecburum.. Çünkü cebimde beş param yok" diyordu, Arşed bey..
Ve çaresiz başlıyor Altıyol'daki upuzun caddenin iki yanındaki apartmanlara girip, kapıları çalmaya..
Her açılan kapıya soruyor:
-Kondüktör Mehmet Efendiyi arıyorum.. Burada mı, oturuyor?......
Bütün kapılar öfkeyle yüzüne kapanıyor.. İnsanlar onu ciddiye almıyor......
Epeyce dolaştıktan sonra, çaldığı bir kapıyı açan yaşlı bir adam, Arşed beyin sorusunu duyunca,
"Aman Oğlum Sen 'Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'yı! arıyorsun.. olmaz ki" diyor...:))))
O Andan itibaren, Altıyol'daki kapıları çalmaya devam ediyor Arşed bey ve her kapıyı açana soruyor:
-"Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"yı arıyorum, Burada mı, oturuyor?........

"Kime sorduysam kapıyı öyle fena çarptı ki, yüzüme, ne olduğumu şaşırdım".. demişti..

Ama azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyor.... Özellikle cepte beş kuruş yoksa.....
Arşed bey de, Kondüktör Mehmet Efendiyi buluyor ve parasını alıyor.....
Eminim içinizden birileri inanmadı anlattıklarıma.. "Bu kadar da, saflık olur mu?", diye söylendi.. Ama inanın.. Kelimesi, kelimesine doğru yazdıklarım.. Artık bu kadar arı-saf insanlar yok günümüzde değil mi?.. Etrafımızı kendisini akıllı sanan cahil-uyanıklar sarmış!...
Onu genç yaşta ani bir kalp kriziyle kaybettik.. Artık aramızda değil... Ama anısı benimleydi....
Şimdi sizlerle de..... Görüşürüz.....

29 Temmuz 2014 Salı

O, KÖŞK'TE BİRİ ÖLMÜŞTÜ.. ŞİŞMAN, GÖZLÜKLÜ..

Çok değil, dört yıl önce bu günler.... Bir Hastanede.. Hastanenin Onkoloji Servisinde dört kişilik bir odada.... DURUNN Durun, hemen içiniz kararmasın.. Anı eğlenceli denebilir.. Tabii bir Hastane anısı ne kadar eğlenceliyse!.. Hani daha önce de, yazmıştım ya; o, korkunç teşhisle yatırılmış ve o, hastanede bir sürü ameliyat, bir sürü gün geçirmiştim, diye.. (Ama harikayım gördüğünüz gibi)...

Yaz Mevsiminin tam ortası ve o, yıl Ankara son 40 yılın en sıcak günlerini yaşıyor.. Öyle sıcak ki, sanki suyun içinde yatıyoruz yataklarda.. Öğleden sonra güneş bütün heybetiyle odanın orta yerinde, taa, batana kadar.. Ve ben ölecek gibi hissediyorum kendimi.. İşte, Hasta Psikolojisi dedikleri böyle acaip birşeymiş.. Yaşamadan bilemiyorsunuz... Eğer oda arkadaşlarımdan birisi itiraz etmezse! pencereler sürekli açık.. Tabii, ne kadar serinletirse!..

Bir sabah, bir kadın geldi.. Hemen yanımdaki boş yatağa yattı tedavi için.. Sanırım adı Fatma'ydı.. Fatma Hanımı görünce şaşkınlıktan dona kaldım.. Genç bir kadındı.. Oldukça topluydu ve o inanılmaz sıcakta hırkalarla, kazaklarla dolaşıyordu.. Dehşete kapıldım doğrusu.. Üzerindeki kocaman hırkasıyla yatağa girdi.. Yetmezmiş gibi bir de, battaniye örttü ve hemen olaya el koyarak, pencereleri kapattırdı.. Çünkü üşüyordu..
O, Sıcakta böyle birşey olanaksızdı.. Pencerelerin kapanması benim nefessiz kalmam demekti.. Yalnız ben değil diğer iki hasta da, bu durumdan hiç memnun olmadılar.. Onlar da, havasız kalmak istemiyordu..
Ama elimizden de, birşey gelmiyordu ne yazık ki.. Rica-Minnet bir arkadaşıma Vantilatör aldırdım ve onun üflediği ejderha nefesi gibi esintiyle rahatlamaya çalıştık..

Neyse ki, Fatma Hanım uzun kalmadı hastanede ve taburcu oldu...
-Ohh çok şükür.. Açık pencerelerimize yeniden kavuştuk.. derkenn, sevincimiz uzun sürmedi.. Birkaç gün sonra kalın yün hırkasıyla Fatma Hanım tekrar çıkageldi.. Yeniden yatacaktı hastaneye ve henüz boşalttığı yatağı onu bekliyordu.. Yani kâbus geri dönmüştü.. Odadaki herkesi bir telaş aldı ki, sormayın..
Ne yapsak ne söylesek de, Fatma Hanımı bizim odadan uzak tutsak diye çareler düşünmeye başladık..
Fatma Hanım gelmeden önceki gece, daha evvel yazmıştım:
(ELMAS HANIM GÜLE GÜLE..http://sgknedendemiyor.blogspot.co.uk/2011/02/elmas-hanim-gule-gule.html ), Okuyanlar bilir, Elmas Hanımı aniden kaybetmiştik benim yanımdaki o yatakta..

Aklımıza bir fikir geldi.. Acaba Fatma Hanıma yatmak istediği yatakta henüz bir gece önce birisinin öldüğünü söylesek, korkup, çekinip bizim odada yatmaktan vazgeçer miydi?...

Söyledik.... Bana söylettiler hatta... Ürpermesini, rahatsız olmasını beklediğimiz Fatma Hanım, hiç bozuntuya vermedi, gülümseyerek:
-Olsunnn, dedi ve bizim de, bütün ümitlerimiz paramparça oldu.. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı.. Sıcakla, Havasızlıkla savaşımıza devam edecektik zorunlu olarak...

Biz acı kaderimize böylesine teslim olmuşken, Fatma Hanım doktorun yanından geldi.. Bu hastanenin onu kabul etmediğini, hastalığının sorumluluğunu alamadıklarını ve başka bir hastaneye gönderdiklerini söyledi..
Yani bizim odada yatmayacaktı... Pencerelerimiz kapanmayacaktı.... Sevinmemiz gerekirdi...
Ama sevinemedim.. Boğazıma bir düğüm yerleşmişti.. Çünkü henüz 30'larındaki Fatma Hanımın amansız hastalığı iyice ilerlemiş ve Tıbbın yapabileceği pek de, birşey kalmamıştı.. O, Müthiş sıcak havada bu kadar çok üşümesinin gerekçesi de, buydu..... Bunları sonradan öğrendik.. O, Artık aramızda değil tahmin edeceğiniz gibi...
Bu anıyı düşünürken aklıma bir fikir geldi.. Hani Majesteleri, Haşmetli Hünkârımız Cumhurbaşkanlığına aday ya!.... Acaba diyorum; Desek ki:
-Ulu Hakanımız, O, gitmek istediğiniz binada bir Cumhurbaşkanı küt diye öldü.. Vardı ya, Çankaya'nın Şişmanı, İşçi Düşmanı.... O, İşte...  Kimbilir, belki korkar da, vazgeçer adaylıktan!.... Ne dersiniz?... Umutsuzca umudediyorum işte!.....   Görüşürüz.......

22 Haziran 2014 Pazar

ANNEM DEDİ Kİ.........

ÇOK UZAKLARDAN BİR ANI........



Sanırım henüz 6-7 yaşlarındaydım.. Çok Soğuk ve Yağmurlu bir kış günüydü...
Biz sıcak evimizden dışarıyı seyrederken Komşumuz Cevat Amca evine gelmiş, ama kimseyi bulamayınca sokakta kalmıştı.. Mecburen yağmurdan, soğuktan korunmak için de, bir Otobüs Durağına sığınmıştı..
Vakit Akşamüstüydü.. Annem ve küçük kardeşimle birlikte evde yalnızdık.. Yani evimizin babası henüz gelmemişti.. Annem Otobüs Durağına doğru şöyle bir baktı.. İçi rahat etmedi... Bana dönüp:
-Haydi kızım, Git Cevat Amcanı bize davet et... Ama fazla da, israr etme.. Baban evde yok; dedi..
Yüklendiğim görevi yerine getirmek için çıktım ve çamurların içinde neredeyse yuvarlanarak, binbir zorlukla Cevat Amcanın yanına ulaştım ve Annemin mesajını ilettim eksiksiz!..
-Cevat Amca, Annem dedi ki: "Git Cevat Amcanı bize çağır.. Ama fazla israr etme.. Baban evde yok", dedi.......
Eminim gerisini tahmin edersiniz.... Cevat amca gülümseyerek baktı, Teşekkür etti ve Gelmedi tabi.......

Şimdi bi,yerlere bağlayacağım bu anıyı da, nereye? onu düşünüyorum!.. Örneğin:
-Bi,Zamanlar AKP'ye Oy verip de, şimdi saçını, başını yolan, Artık Günahımı bile vermem, diyenlere mi?...
-CHP'ye güvenip, her seferinde hevesi kursağında, küfrü dilinin ucunda kalanlara mı?...
-Yerel Seçimlerde sözüm ona yüce amaçlar uğruna ona-buna oy verdirip hayal kırıklığına uğratanlara mı?..
-Kocaman, Kocaman laflar ettikten sonra, dağların doğurduğu farelere mi?..
-Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı Seçimi için, yine aynı yüce amaçlar adına, arkasından itilerek ortaya atılan aday adayı İmam Efendiye mi?..
-Hemen yüzde hesapları, oy hesapları yapmaya başlayan, "Ehh, Nasıl olsa Devrim Filan Yapmıyoruz, Şu Adama Oy Verin de, Vatanı kurtaralım", diyen, Sözünü ettikleri Tenekeyi! parlatmaya çalışan Çıkarcı ve Faydacılara mı?...........
Arasam daha kimbilir ne sebepler bulurum.. Ama ben fazla israr etmeyeyim...
Babam artık yok... Artık Yapayalnızım......... Görüşürüz...........

21 Ekim 2013 Pazartesi

AH BE GENÇLİK AHH....

Yüz kadına sormuşlar: Kaç Yaşındasınız?, diye, 99 kadın şöyle cevap vermiş: "KAÇ GÖSTERİYORUM?"... Beklenen cevap elbette, "Çok Genç Gösteriyorsunuz.. 12 yaşında filan mısınız?". Olmalı.. (12 yaşındayı ben uydurdum!!)..
Ama bilirsiniz biz kadınlar ille de, genç görünmek isteriz.. Bu biraz da, ölümü ötelemenin, giderek yaşamın son demlerine gelindiğini reddetmenin bir göstergesidir sanırım.. Yani şöyle haykırıyoruz:
-Heyyyy, Azrail adındaki canıma göz diken Melek, benden uzak durrr; Daha Gencim, Güzelim.. Git başımdannn!..

Peki; Yalnızca biz kadınlar mıyız, gençlikle aklını bozan?.. Elbette Hayır.. İnanın birçok erkek de, genç görünme arzusuyla yanıp tutuşuyor.. Nerden mi, biliyorum?.. Okuyun bakın.. Bu öyle bir anı ki, her hatırladığımda hem utanırım, hemde kahkahalarla gülerim hâlâ..........

Yıllar önceydi.. Tanınan, Sevilen, Saygın bir Tıp Hekimi, "Örgütsüz İnsan Ahlaksızdır" diyecek kadar kararlı bir Örgütçü ve Namuslu bir Siyasi, Psikiyatrist Dr.Ergin ATASÜ'yü kaybetmiştik aniden....
Bu çok üzücü bir kayıptı herkes adına.. O Gün Dr. ATASÜ'nün Cenaze Töreni vardı... Önce yürekten savunduğu Partisi Özgürlük ve Dayanışma Partisi ÖDP'nin önünden uğurlandı.. Sonrasında koca bir kalabalık Ankara / Maltepe Camiine yürüdü.. Herkes oradaydı.. Siyasiler, Sendikacılar, Odalar, Gençlik v.s.
Maltepe Camiinin kocaman avlusunda neredeyse elle tutulabilecek kadar somut bir acı ve hüzün vardı..

Bu, Cenaze Törenlerinin bir işlevi daha vardır bilirsiniz eminim.. Özellikle Büyük Kentlerdeki, yaşamın karmaşasında kaybolan insanlar bu acı vesile ile Cami Avlularında biraraya gelir, özlem giderir, sohbet eder ve birbirlerini sevdiklerini hatırlar..
İşte o gün orada da, aynı manzara vardı.. Bende birkaç arkadaşımla birlikte töreni izliyor ve onların sohbetine kulak kabartıyordum..
Birara bir arkadaşım diğerine ortak tanıdıkları birisini sordu: -Nerede?, Ne yapıyor?, diye... Diğer arkadaşım yüzünde koca bir gülümsemeyle yanıtladı:
-Sorma!... Hayata küstü.. Evine kapandı,, Kimseyle de, görüşmüyor!!...
Diğeri şaşkınlıkla sordu: -Nedenn??.. Öyle şaşırmıştı ki....
Açıkcası bu ağır depresyonun nedenini bende merak etmiştim..
Sonunda hakikat anlaşıldı... Sözü edilen, 40'lı yaşlarında, Uzak Doğu'yla iş bağlantıları olan ve sık sık Japonya, Kore gibi ülkelere seyahat eden bir işadamıydı.. O da, genç görünmeye bayılıyordu.. Olsa olsa, 20'li, 30'lu yaşlarında göründüğü düşüncesindeydi.. Bu nedenle de, Japonlar Kaç yaşında olduğunu sordukları zaman, Tıpkı şu 99 kadın gibi "KAÇ GÖSTERİYORUM?" diye soruyla yanıtlamıştı...
Ama hesaba katmadığı birşey vardı.. Bizim ırkımıza mahsus, 'Kaz Ayağı' da, denen Göz ucundaki çizgilerimiz!!.. Çekik gözlü Japonlarda ve Uzak Doğu insanında göz kenarındaki bu çizgiler yoktu...
Aynı gerçekten yola çıkan Japonlar şöyle bir bakmışlar ve alacağı cevaptan emin, mutlu bir şekilde bekleyen arkadaşımıza: 65-66 filan gösteriyorsunuz, demişler!!...Ahh, ahh, ah!......
Sonrasını biliyorsunuz..........   "Dünyadan elini eteğini çekme!!, Yaşama küsme! ve Yoğun bir Depresyon!!".......

..................................Tam bu sırada, inanılmaz birşey oldu... Büyük bir acının, sessizliğin ve üzüntünün olduğu cami avlusunda, "65-66" yanıtı üzerine, birden bir kahkaha patladı.... Aman Tanrım!!..amann....
Kim dersiniz bu densiz?... BEN..... Çok utanmıştım ama; Oldu işte.....
Acı bir kayıp, Bir Cenaze Töreni ve Kocaman bir Kahkaha... İşte İNSAN.........
Ve birşey daha, Ben bir daha kimseye sormadım, "KAÇ GÖSTERİYORUM" diye....
1998 Yılında Kaybettiğimiz Dr.Ergin ATASÜ'nün değerli Anısına Sonsuz Saygıyla... Görüşürüz..........

8 Ekim 2013 Salı

ŞAKA GİBİ.... AMA DEĞİL....


Gerçekten, okuyunca göreceksiniz neden "Şaka Gibi" dediğimi..
Kocaman bir Mağaza düşünün.. Elbette bir çok da, Satış Görevlisi..
Bir Satış Görevlisinin işi nedir?.. Sergilenen malları alıcısına beğendirebilmek, satabilmek. Öyle değil mi?.. Bunun için de, en Nazik, en Güleryüzlü, en Saygılı v.s. tavrını takınmak!!..

Amaa yanılıyorsunuz!!.. Bizim bu Mağazada hiç öyle değil!!.. Öyle bir Satış Görevlisi var ki, çileden çıkar, öfkeden kahrolursunuz.. Siz hiç Müşterisine, "Bu renk size uymaz, yakışmaz".. diyen, Müşteri şaşkınlıkla: Nedennn? diye sorunca da, "Yaşlısınız da, ondan" diyen, Bir Tezgahtar gördünüz mü?.. Bu, tanık olduğum bir kepazelikti..
Sonrasındaysa muhatap bizzat benim!.. Mağaza aynı, Satış görevlisi Hanımefendi aynı ve Hakaretlere! devam..

Bu gözlük ipinin ucu kaymasın diyen müşteriye, "Kaymaz, ucu Plastiktir", deyip, Müşteri, "Silikon değil mi?" diye sorunca da, "Ben sizin anlayacağınız dilde söylemiştim" diyen.. (İki madde de, farklı elementler, öyle değil mi, yanılıyor muyum?)..
Dahası var!... Sipariş verdiğiniz Gözlükleri ne zaman alacağınızı sorduğunuzda da, bu Muhteşem Tezgahtara, (Ki, bu arada Mağazanın ünlü bir Gözlük Mağazası olduğunu anlıyorsunuz) Şöyle bir Yanıt alıyorsunuz:
"Cep Telefonunuza Kısa Mesaj gönderiyoruz", deyip hemen arkasında ekliyor:
"Cep Telefonunda Kısa Mesaj okumasını biliyorsunuz değil mi?"..


Yuuhhh, yuhh artık... Edepsizlik, Saygısızlık olur da, bu kadarı olmaz... Hem de, bir Satış Görevlisinde... Bedelini ödeyerek alışveriş yapmaya geldiğiniz bir yerde olmadık hakaretlere uğruyorsunuz.. Sanki kapılarına gelmiş lûtuf bekliyen birileri var!!.. Nasıl bir saçmalık hala aklım almıyor doğrusu..

Karşınızdaki kişinin hangi konuda olursa olsun deneyimi, bilgisi olmadığını düşünseniz veya bilseniz dahi, asla böyle bir soru soramazsınız..

Eğer Tanıtıma, Satış'a, Pazarlama'ya yönelik bir iş yapıyorsanız bu Tezgahtardan uzak durun.. Batarsınız.. Birisi gelir bu hanımın saçını başını yolar.:)).. Ya da, Mağazanızın camını çerçevesini indirir aşağıya..:))
Herkes hoşgörülü olamaz, sessiz kalamaz bu kötü, kaba davranışlar karşısında.. Ki, bende zaten hiç hoşgörmüyorum bu hakaretleri, densizlikleri, en önemlisi bu ağır cehaleti.. Siz hoşgörüyor musunuz?......
Yaşadıklarım öyle acaipti ki, paylaşmak istedim... "Şaka Gibi", Ama güldürmüyor.... Görüşürüz......

24 Eylül 2013 Salı

YAZMAYAYIM DEDİM... AMA.................

"Başarının sırrını bilemem ama, Başarısızlığın sırrı, Herkesi memnun etmeye çalışmak" diyor A.B.D.li Siyahi Aktör Bıll COSBY..
Biliyorum, yazacaklarım birilerinin hoşuna gitmeyecek ama bende tıpkı Cosby'nin dediği gibi herkesi memnun etmek için uğraşmıyorum. Doğru bildiklerimi anlatmaya çalışıyorum.. Canımı sıkan şu... Son aylarda ülkemde çok ilginç şeyler oldu.. İnsanlar sokağa çıktı.. Özellikle genç insanlar.. O kadar öfkeyle dolulardı ki.. Aylarca Polisin tüm acımasızlığına ve her tür şiddetine karşın yılmadı bu gençler.. Çoğalarak yeniden çıktılar sokağa..

Yedi gencecik çocuğumuzun, büyük bir vahşet sonucu hayatları ellerinden alındı.. Binlerce insan yaralandı..Yüzlerce çocuğumuz gözünü kaybetti.. Binlercesi gözaltına alındı, tutuklandı.. Hala komada olanlar var... Ama yine de, kimse yılmadı.. Ne hayatını, ne de, gözünü kaybetmekten korktu bu insanlar. Öyle cesurlardı ki..
Bence onlara yol göstermekten, önderlik etmekten aciz Siyasi Partiler, Sözde! Demokratik Kitle Örgütleri (STK) Kahrolmalıydı utançlarından..

Olaylar böyle dolu dizgin sürerken, Bir Futbol Takımı Beşiktaş'ın Taraftar Grubu ÇARŞI katıldı eylemlere... Ve cesaretiyle, direnciyle öyle öne çıktı ki, bir anda sadece bir Futbol Taraftarı olan bu insanlara Siyasal Önder vasfı yüklendi neredeyse.. Bu grup Ülkenin bazı şehirlerini dolaştı.. Gittikleri her yerde ulusal kahramanlar gibi karşılandılar ve hangi takımın taraftarı olursa olsun insanlar onları bağrına bastı.. Buraya kadar bazı şeyler şaşırtıcı olmasına karşın güzeldi, takdire şayandı..
Sonra, geçtiğimiz günlerde bir futbol maçı oynandı.. Takımlardan biri de, bu ünlü taraftar grubunun takımıydı... Maç neredeyse bitmek üzereyken binlerce insan sahaya girip, inanılmaz olaylar çıkardı.. Koltukları, sağı solu parçalayan, Olayları çıkaran vandallar Beşiktaş Taraftarı görünüyordu..
ÇARŞI Grubu bu kişilerin kendi gruplarından olmadığını açıkladı hemen..
Tabii tezviratlar da, üretilmeye başlamıştı.. Söylenenlere göre, bu Holigan Taraftarlar, ÇARŞI Grubunun itibarını zedelemek, onların gücünü yoketmek ve karalamak amacıyla Bizzat İktidar Partisinin Gençlik Kolları tarafından kurulan aynı takıma ait başka bir Taraftar Grubuna dahildi.. Yani bir provokasyon, bir hile söz konusuydu.. Böylelikle sanki Siyasi Bir Rakip safdışı bırakılmış oluyordu İktidar tarafından!!.
Yok Artık!!, Yuuhh yanii.. Ayıptır... Sadece bir Futbol Takımı Taraftarına bu kadar misyon yüklenmez.. Sanki kutsanıyor bu, hiç de, politize olmayan, Adı üstünde, Çarşı Esnaf ve Çalışanlarının oluşturduğu insan topluluğu.. Gerçekten de, biraz ileri gidilmiyor mu, bu kişilere kaldıramayacakları hatta hak bile etmedikleri sıfatları anlamları yüklemekle?!!..

Ama suç, Bir Futbol Takımının Taraftar Grubuna bu olmayacak anlamları yükleyenlerde, Takım Taraftarlığıyla, Siyaseti birbirine karıştıranlarda değil... Yükletenlerde!!.. Karıştırtanlarda!!..
Kim onlar biliyor musunuz?..
Yalnızca çıkarları peşinde "Oyyy, Oyy" diye koşan: -Siyasi Partiler,
Enkaz Haline gelmiş, zavallı:
-Sivil Toplum Örgütleri,
Sadece itibarını, cebini!! ve etrafındaki hayran kitlesini! korumakla mükellef:
-Aydınlarımız!!!..
(Varsa unuttuklarım siz ekleyin lütfen)..

Sözüm bu saydıklarıma:
-Lanet olsun hepinize....
Umarım azıcık onurunuz varsa ve hala kaldıysa duygularınız, biraz utanırsınız, yüzünüz kızarır.. Düştüğünüz durum o kadar Traji-komik ki..

Niyetim bir grubu filan horlamak değil; Çok acaip bir çarpıklığa dikkat çekmek...
Derseniz ki, "Burası Türkiye, Olur böyle vakalar".. Ehh, Siz bilirsiniz... Görüşürüz.........