10 Nisan 2012 Salı

GEÇMİŞTEN ÇOK ÖZEL BİR ANI DAHA.. MERHABA ASAF KOÇAK..



Yoğun bir çalışmanın ortasında odamın kapısı çalındı ve içeri güleryüzlü genç bir adam girdi.. Elinde bir dosya vardı. Dosyada da, kendi çalışmalarından örnekler bulunuyordu.. Genç adam bir Karikatürist'ti ve Sahibi olduğumuz Sanat, Kültür Merkezi SANATEVİ (ANKARA)'nın Sanat Galerisinde sergi açmak istiyordu. Galerimiz çok sayıda kişi tarafından ziyaret ediliyordu ve bu nedenle de, sergi açma talepleri son derece fazlaydı..

Galeriyi ben yönetiyordum.. Onun için de, karikatür Sanatçısı, çalışmalarından örnekler getirerek, sergi açma talebini bana iletmişti.. Biraz oturduk, konuştuk.. Beş Yıldır Karikatür çiziyordu ama bu ilk sergi açma teşebbüsüydü.. Çalışmalarını aldım ve kendisini daha sonra haberdar edeceğimi söyleyerek yolcu ettim.. O yıllarda Öğretmenlik yapıyordu ve Ankara dışındaydı.. Yani onu bir mektupla bilgilendirmek durumundaydım.. Adresini bıraktı ve gitti..

Sanatevi Sanat Galerisinin değerli bir Sanat Danışmanı vardı.. Plastik Sanatlar Eleştirmeni Profesör Kaya ÖZSEZGİN'in önermeleri, tavsiyeleri doğrultusunda ve onun gözetiminde açılıyordu galeride sergiler.. Doğal olarak bu karikatür sergisi için de, Prof.Kaya ÖZSEZGİN'e danışmam ve onun onayını almam gerekiyordu..

Sanatçının bana bıraktığı örnekleri Prof.Kaya ÖZSEZGİN'e gösterdim ve fikrini sordum.. Kaya bey tereddüt etti.. Çünkü uzmanlık alanı Resimdi, Plastik sanatlardı. Çizgi, Karikatür onun konusu değildi.. Ama sanatçıya da, bir yanıt vermek zorundaydık.. Kaya beyin bakışlarından karikatürleri beğenmediğini, acemice bulduğunu hissetmiştim..
-Bence sergi isteğini kabul etmeyelim; dedi..

Sergi başvurusunda bulunan sanatçıya bu olumsuz yanıtı vermek de, bana düşüyordu tabii.. Kendisine bir mektup yazdım.. Elimden geldiğince onu üzmeyecek, incitmeyecek bir şekilde, talebinin reddedildiğini anlatmaya çalıştım.. Galeri programının çok dolu olduğunu, kendisini daha sonraları daha iyi çalışmalarıyla galerimizde görmek istediğimizi filan söyledim..

Çok kısa bir süre sonra, bizden olumsuz yanıt alan sanatçı, o zaman adı Sanat Sevenler Derneği olan Sanat Kurumu'nun Sanat Galerisinde sergi açtı.. Ama bizim Galerimizde hiç sergisi olamadı ne yazık ki..

Aradan 4 yıl geçmişti.. SANATEVİ'miz maddi manevi bir sürü zorluğa, baskılara dayanamamış ve çalışmalarına son vermişti.. Ben de, artık gazetecilik yapıyordum..

Birgün bir Kafe'ye girerken omuzumda bir el hissettim. Döndüm baktım, karşımda gülen yüzüyle, genç, sakallı bir adam duruyordu ve ben kendisini hiç tanımıyordum.. Onu tanıyamadığımı farketti ve şöyle dedi: "Siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi hiç unutmadım".. Sonra kendisini hatırlattı.. Yıllar önce ilk sergisini açmak için bana başvuran Karikatürist Asaf KOÇAK'tı.. Bizim Galerimizde sergi açamamıştı ama geçen yıllar içerisinde kişisel ve karma 12 sergi açmıştı.. Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Sanat Dergisi, Günaydın Gazetesi, Yarın Sanat Dergisi gibi bir çok yayın organında karikatürleri yayınlanan ve 2 ödül alan ünlü bir karikatüristti o artık..

O gün bana söylediği bir şey vardı ki, hala anılarımın arasında, çok özel bir yerde saklarım bu sözleri.. Şöyle demişti: "Bana bir mektup yazmıştınız.. O mektubu hala saklıyorum.. Çünkü o mektup bana inanılmaz bir itici güç oldu.. Daha çok çalıştım ve kendimi geliştirdim. Eğer, bugün tanınan, bilinen, aranan bir karikatür sanatçısıysam, bunu size ve o mektuba borçluyum"..

Düşünebiliyor musunuz?, benim, nasıl kırmam, incitmem diye sıkılarak yazdığım sergi talebinin reddedildiğine ilişkin o mektup böyle bir işlev görmüştü, Asaf'ın dediğine göre.. Kendisini hatırlattığı zaman çok utanmıştım ama bu söylediklerinden sonra, doğrusu nutkum tutuldu, hiçbir şey diyemedim.

Sonraki yıllarda Sevgili Asaf iyi bir dostum oldu.. Bazı Tiyatro oyunlarında birlikte çalıştık.. Oyunun afişleri onun usta çizgileriyle oluştu örneğin.. Benim dışımda çevremizdeki hemen herkesin karikatürünü çizdi. Ama nedense yalnız benim karikatürümü hiç çizmedi..

Sivas'dan, Madımak Otelinden, memleketi Yozgat'ın Yerköy İlçesine götürdüler onu.. Şimdi orada.. Tepesinde bir ağaç olmalı.. Gittim.. Ziyaret ettim sevgili arkadaşımı.. Ama işte.. Hepsi bu.. Gerisi;
çaresizlik...
"Sevgili Asaf, selam olsun sana.. Bak işte hepimiz sana gelmiştik o gün.. O gün orada kimler yoktu ki.. İnan seni seven herkes seninleydi.. Ve biliyor musun? O gün de, bu gün de, yüreğimiz hala kanıyor.. Bir gün kimbilir, görüşürüz belki"..................

Sizlerle de, görüşürüz......

..............................................

.......Sonra onlar, çılgınlık bitip sürü dağılınca,
       Yapayalnız gecelerde durgun ve dilsiz,
       Yastıklara çivili,  bir mızıka sesiyle uyanmazlar mı,
       Asaf'ın ateşlere karşı çaldığı!!.. ŞÜKRÜ ERBAŞ......

8 Mart 2012 Perşembe

YÜREKLİ YİĞİT EMEKÇİ KADINLARA SELAM OLSUN..


8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin Newyork kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak, polisin saldırması, işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da, çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucu 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katılmıştı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

Sonraki yıllarda, 16.Aralık.1977 tarihinde toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 8.Mart'ın "DÜNYA KADINLAR GÜNÜ" Olarak anılmasını kabul etti. Ama Birleşmiş Milletler Sitesinde, günün tarihine ilişkin bölümde anma ve kutlamaların Newyork'da ölen kadın işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştı..

Oysa bu yürekli, yiğit ve cesur emekçi kadınların Kapitalizm'e karşı ilk başkaldırışıydı.. Daha iyi, daha insanca çalışma koşulları için ayağa kalkmışlar ve bu uğurda çok ağır bir bedel ödemişlerdi.. Tam 129 yiğit kadın yanarak can vermişti..

Ülkemdeyse, hemen hergün bir kadın cinayeti gazetelerin manşetlerinde yer alıyor..
Ya, terkedilmeyi hazmedemeyen bir eski koca sokak ortasında kadını delik deşik ederek vahşet saçıyor; Ya da, adına "Töre" denen ve bu uğurda nice masum genç kızımızın, çocuğumuzun, kadınımızın öldürüldüğü bir canilik hüküm sürüyor hala..

21.Yüzyılda Ülkemizde kadın, hâlâ bir meta, cinsel bir obje, ucuz işgücü ve ikinci sınıf bir birey olarak görülüyor. Kadının bedeni, işgücü ve emeği sonuna kadar sömürülüyor.. Üzerinde her tür şiddet ve taciz uygulanıyor.. Kadın cahil bıraktırılıyor. Kız çocukları okutulmuyor.. Kadının ekonomik özgürlüğüne kavuşması istenmiyor.. Kendi ayakları üzerinde durmak için çaba göstermesi hep engelleniyor.. Kamusal alanda, politika'da ve ne yazık ki, yaşamın bizzat kendisinde de, kadının adı hemen hemen hiç yok..

Alman Sosyal Demokrat Partisi Önderlerinden Clara ZETGİN şöyle diyor:
"Kadının özgürlüğü tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır". 1889..

İşte tüm bu acı gerçeklerin, ülkemde sömürülen, kullanılan ve acımasızca öldürülen onlarca kadının ve hiç bitmeyecekmiş gibi süregiden bu korkunç olayların gölgesinde kutlanan bir "8.MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ"ndeyiz

Ve ben 156 yıl önce Kapitalizm'e başkaldırmalarının bedelini çok ağır bir şekilde ödeyen, bu uğurda yanarak hayatlarını kaybeden 129 kadın işçinin ve ülkemde yalnızca özgür ve mutlu yaşamak istedikleri için öldürülen, onlarca kadının anısı önünde saygıyla eğiliyorum.. Görüşürüz..

26 Şubat 2012 Pazar

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL'İ UĞURLARKEN... ORADAYDIM...


"İncecikti,
Gül dalıydı,
Dokunsam kırılacaktı,
Dokunmadım,
Kurudu".. Hasan Hüseyin KORKMAZGİL...

Onu kaybedeli tam 28 yıl olmuş.. Şair, Hasan Hüseyin KORKMAZGİL'den sözediyorum.. Önceleri yalnızca hayran olduğum şiirlerinden tanıdığım Hasan Ağabey'le, Basın Halkla İlişkiler Danışmanlığını üstlendiğim, kendi Sanat, Kültür Merkezimiz (Ankara) SANATEVİ'nin faaliyette olduğu dönemde tanışma, arkadaş olma şansı bulmuştum.. Harika şairliğinin yanısıra da, harika bir insandı.. Sevgi dolu, duyarlı, coşkulu, sıcacık bir dosttu.. Üstelik çok yakışıklı bir adamdı.. Enine boyuna, hani derler ya, "aslan gibi" diye öyle bir erkekti.. Aslan gibi denilmesinin bir sebebi de, o gür ve tıpkı aslan yelesine benzeyen bembeyaz saçlarıydı..
Hasan Ağabey'le en son ortak bir arkadaşımızın cenaze töreninde, onun mezarı başında birlikteydik. Erken yaşta kaybettiğimiz arkadaşımıza çok üzülmüştü ve bu üzüntüsü acılı bakışlarında tüm açıklığıyla görünüyordu.. Yanımdaydı, mezar başındaydık ve o sanki donmuş gibi bakıyordu boşluğa.. O görüntüsü, o aslan yelesi saçları ve yakışıklılığı belleğime kazındı ve öylece kaldı.. Bu Hasan ağabeyi sağlıklı olarak son görüşümdü.. Daha sonra o herkesin bildiği rahatsızlık süreci başladı ve onu kaybettik..


Uğurlama Töreni 12.Eylül.1980 Darbesinden birkaç yıl sonrasına denk gelmişti.. Yaşadığımız korkunç ve acı yıllardan sonra ilk kez binlerce insan biraraya gelmiş ve tüm bu acı olaylara karşı sessiz bir protesto gösterisi sergilemişti.. Kalabalık çok yoğundu.. O günler, 3-5 kişinin bile biraraya gelmekten korktuğu, gelirse de, takibata uğradığı günlerdi. Ama darbeden sonra ilk defa, meydanlara sığmayan kalabalık camiden Karşıyaka mezarlığına kadar sessizce ama dimdik ve kararlı bir şekilde yürüdü.. Acı, hüzün ve öfkenin görüntüsü o kadar belirgindi ki, sanki bütün bu duygular ayaklanmış yürüyordu.. Mezarlığa vardığımız zaman Hasan Ağabey'in tabutunun üzerine Ay yıldızlı bayrağımızı örttüler.. Veee çok büyük bir suç işlemiş!! oldular.. Birara Hasan Ağabeyin mezarına yakın bir yerde Ünlü Boksör Celal SANDAL'ı gördüm ve şöyle düşündüm: "Herhalde onun da, bir kaybı var".. Oysa yanılmıştım.. Başından beri farkedemediğim bir şey vardı.. Ortalık polis kaynıyordu ve Celal SANDAL da, bir polis olduğu için görevli olarak orada bulunuyordu..

Defin işlemi tamamlandı. Bu arada ben de, mezarlığın kapısına yakın bir yerde parketmiş arabalardan birinin üstüne koyduğum Hasan Hüseyin KORKMAZGİL posterlerini dağıtıyordum törene gelenlere.. Birden o ana kadar farkedemediğim polisler, rastgele törendekileri gözaltına almaya başladı.. Meğer, üstüne posterleri koyduğum araba da, polislere aitmiş... Benim önümde o arabalara insanları zorla bindirmeye başladılar.. Bu arada Hasan ağabeyin sevgili eşi Azime Abla telaşla geldi ve müdahale etti: "Ben eşiyim, neler oluyor?" diye.. Polisler onu da, arabaya bindirdiler ve yanıt verdiler: "Tabutun üstüne Türk Bayrağı örttünüz".. Yani bunu yapanlar çok büyük bir suç işlemişlerdi ve onlara da, gelen binlerce insana da, hadleri bildirilmeliydi, gözleri fena halde korkutulmalıydı.. Amaç buydu ve on'larca insan arabalara tıkıştırıldı, götürüldü.. Diğer yanda töreni organize eden, ressam ve heykeltraş Mükremin MUNGAN (Artık o, da yok) kendisini paralıyor, "Neler oluyor?, Neden insanları topluyorsunuz?" diye sorular sorup duruyordu.. Tabii bir arabaya da, o bindirildi.. Ben donmuş gibi olanları izlerken Sevgili Dostum Gazeteci Mustafa EKMEKÇİ yanıma geldi; elinde herzaman yanında taşıdığı not defteri ve kalemiyle.. "Emelciğim en yakında sen vardın, neler oldu? kimleri götürdüler?" diye benden bilgi almaya çalışıyordu, ışıklar içinde uyusun.. Gördüklerimi, gözümün önünde yaşanan şiddeti, hoyratlığı elimden geldiğince ona aktarmaya çalıştım.. Hemen sonrasında da, nereye götürüldüklerini bilmediğimiz arkadaşlarımızın akıbetini öğrenmek ve olayları takip etmek için birkaç arkadaş doğruca Cumhuriyet Gazetesine Sevgili Jülide GÜLİZAR'ın yanına gittik..(O da, ışıklar içinde uyusun).. Gazeteden Emniyet Genel Müdürlüğüne telefonlar açıldı, sorular soruldu ve sonunda aynı günün akşamı serbest bırakıldı arkadaşlarımız..

İşte böyle Hasan Ağabey.. Senin arkandan bunlar yaşandı.. Olsun.. Zaten biz de, sen de, bu ülkede neler yaşamadık ki.. Sana minnettarım.. Bıraktığın o harika şiirler için.. Ve bana seni tanıma, arkadaşın olma şansı verdiğin için.. Yıldızlar yağsın üzerine..

Tarihe kayıt düşmek ve sizlerle paylaşmak istedim.. Görüşürüz..

18 Ocak 2012 Çarşamba

PULSUZ DİLEKÇE.....




SEVGİLİ ANNE BABALAR,
BAKIN, KULAK VERİN, DİNLEYİN. ÇOCUĞUNUZ SİZE SESLENİYOR..

Değerli Bilim Adamı Profesör Doktor Atalay YÖRÜKOĞLU'nun anısına....

"Sevgili Anneciğim, Babacığım,

Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim:
Sürekli bir büyüme ve değişim içindeyim. Sizin çocuğunuz olsam da, sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın. Deneme ile öğrenirim. Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz. Oyunda, arkadaşlıkta, uğraşlarımda özgürlük tanıyın.

Beni her yerde, her zaman koruyup kollamayın. Büyümeyi çok istiyorsam da, ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemsemeyin. Ama siz beni şımartmayın. Hep çocuk kalmak isterim sonra. Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ama siz verdikçe alamadan edemiyorum.
Bana yerli yersiz söz de, vermeyin. Sözünüzü tutmadığınızda sizlere güvenim azalıyor. Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem. Ancak, hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum. Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor, hem de bundan yararlanmadan edemiyorum.

Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları çabuk unuturum. Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder. Çok konuşup çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri pek duymam. Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır. "Ben senin yaşında iken ..." diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım.

Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın. Bana yanılma payı bırakın. Beni korkutup sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın. Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın. Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin. Ceza vermeden önce beni dinleyin. Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim. Beni dinleyin. Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun.

Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın. Ama başarabileceğim işleri bekleyin. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni destekleyin; hiç değilse çabamı övün. Beni başkalarıyla karşılaştırmayın, umutsuzluğa kapılırım. Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın; bana süre tanıyın.

Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin. Beni köşeye sıkıştırmayın; yalana sığınmak zorunda kalırım. Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın. Unutmayın ki, bende sizi yabancıların önünde zor duruma düşürebilirim.
Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz; tersine, arttırır. Aslında ben sizi olduğunuzdan daha iyi görüyorum Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.

Biliyorum ara sıra sizi üzüyor, belki de düş kırıklığına uğratıyorum. Bana verdiklerinizin yanında benden istediklerinizin çok olmadığını biliyorum.
Yukarıda istediğim istekler size çok geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim; yeter ki, beni ben olarak seveceğinize inancım sarsılmasın.
Benden, “örnek çocuk" olmamı istemezseniz, bende sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem. Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter.
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi. Ama seçme hakkım olsaydı,sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim... Sevgiler... Çocuğunuz...."

Bu harika Mektup Profesör Doktor Atalay YÖRÜKOĞLU'nun, "ÇOCUK RUH SAĞLIĞI" Adlı kitabının "Son Sözü"dür.. İstedim ki, birkez daha okunsun ve kayıt altına alınsın.. Prof.Dr.Atalay YÖRÜKOĞLU bence, ülkemizde kendi dalında, yani "Çocuk Ruh Sağlığı", "Gençlik Çağı ve Sorunları" konularında rakipsiz bir hekimdi.. Oğlumun da, benim de, yol göstericimiz ve sevgili dostumdu..
2.Ekim.2004 Yılında kaybettiğimiz Saygın bilim insanı:
Prof.Dr.Atalay YÖRÜKOĞLU'nu özlemle ve saygıyla anıyorum.. Işıklar içinde uyusun.. Görüşürüz..

27 Aralık 2011 Salı

MERHABA 2012... MUTLU YILLAR...






Yeni yıla girmeye o kadar az kaldı ki.. Nasıl heyecanlıyım bilseniz.. Yine bir telaş içinde yılbaşı hazırlığı yapmaya çabalıyorum.. Sanırım bu yeni yıl heyecanını ömrüm boyunca hep yaşayacağım.. Ama aslında bu çok güzel.. Sanki yaklaşan İlkbahar gibi.. İlkbahar gelirken nasıl da, yüreğimiz kıpır kıpır olur düşünsenize.. Ya da, aşık oluyorsunuz gibi.. Hani insanın kalbi tatlı tatlı çarpar, kendisini bir başka hisseder ya, işte öyle.. Anlaşılan ben de, bu yılbaşılara aşığım.. Her yeni yıl yaklaştığı zaman aynı tatlı heyecanı yaşamaya başlıyorum..
Aslında ilginç bir durum.. Bir yıl bittiğinde ertesi gün farklı bir evrene girilmiyor ki.. Yaşadığımız o günün de, yılın diğer günlerinden bir farkı yok ama, gelin bunu bana anlatın.. Bilirsiniz şöyle bir inanış vardır.. "Yaşananlar acısıyla tatlısıyla geçen yılda kalsın.. Yeni yıl, yeni umutlar, yeni beklentiler, yeni mutluluklar getirsin" denir.. Oysa yaşanan ne varsa eski yılda, yeni yılda da, sürer gider.. Doğrusu da bu zaten.. Yıllar arasında bir nokta yok ki, cümleyi bitiresin..
Ama yine de, ben kendimi kandırmaya devam edeceğim.. Eski yıl gitmek üzre.. Giderken de, ondan ricam, yaşanan bütün acıları, üzüntüleri, sıkıntıları yanında götürsün.. Yani bütün o yaşadığım, karabasandan geriye bir şey kalmasın..
Geçen yıl demişim ki, "2010'da yaşadıklarımı 2011'de yaşamak istemiyorum".. İyi ki, de, demişim.. Biri bana fena kızdı anlaşılan.. "Sen misin, 2010'da yaşadıklarını beğenmeyen?.. Ben sana daha beterini yaşatayım da, görürsün beğenmemenin ne demek olduğunu" dedi ve benim acılar, sıkıntılar ikiye katlandı.. Yapacak bir şey yok.. Başa gelenle başedeceksin, ayakta kalmak için.. Ben de, öyle yaptım zaten..
Ve işte bu yılı da, bitiriyoruz.. Her şeye rağmen, birinin kızmasını da, göze alarak, yine aynı şeyleri diliyorum..
Çekilen tüm acıları ve sıkıntıları geçtiğimiz yılda bırakmak ve yeni yılda biraz rahat nefes almak istiyorum..
Aslında Yılbaşılar bir yana da, ben yaşamın kendisine aşığım.. Acısıyla, sevinciyle her tür yanıyla o kadar güzel ki, yaşam.. Yalnız bu arada gözden kaçırdığım birşey var.. Biraz fazla tatsız bir konu.. Hani "yıllar gidiyor, aman ne güzel yeni bir yıla giriyoruz" diye seviniyorum ya, bu arada her yeni yılla birlikte bir yaş daha yaşlandığımı unutuyorum.. Çünkü yeni yılla birlikte benim doğum günüm de, geliyor.. Ne kadar sevimsiz bir konu değil mi?.. Neyse, gözden kaçırmaya devam edeyim en iyisi.. Yoksa hiç sevincim, heyecanım filan kalmayacak..
Benim yeni yıldan beklediklerim bunlar, rahat bir nefes, sevgi ve tabii ki, mutlaka sağlık.. Sağlık olmazsa hiçbir şeyin değeri yok inanın..
Ne kadar dilesem de, biliyorum ki, bu yıl ve bundan sonraki yıllarda da, yeryüzünden savaşlar eksik olmayacak.. Ölümler durmayacak.. Yine de, inadına B A R I Ş diyorum.. Ülkemde ve Dünya'da B A R I Ş... Tıpkı Büyük Önder Atatürk'ün dediği gibi "YURTTA SULH, CİHANDA SULH"..
Veee tüm Ailem, tüm sevgili Arkadaşlarım, tüm Sevdiklerim, Sizlere de, mutluluk, sağlık, huzur dolu gönlünüzce bir yıl diliyorum.. Yeni yılda da, birlikte olmak ve öykülerde buluşmak dileğiyle... (Seneye) Görüşürüz... (Şu kötü espriyi yapmadan geçemedim)..

21 Aralık 2011 Çarşamba

NOEL ÜLKEMDE VE DÜNYADA KUTLAYAN HERKESE KUTLU OLSUN..


Her Yıl Dünya'nın birçok bölgesinde 22 Aralık günü Noel Tatili Başlar ve 25 Aralık günü de, Hristiyanlar "Noel Bayramlarını" kutlar. Noel Bayramı Hristiyanların en önemli bayramıdır. Çünkü Hristiyanlar Noel'i İsa Peygamberin Doğum Günü olarak kabul eder.. Yarın Noel Tatili başlıyor.. Üç gün sonra da, Noel.. Ülkemde ve Dünyada kutlayan herkesin Noel Bayramını ben de, kutluyorum.. Tabii arkasından da, 31 Aralık Gecesi,
Y I L B A Ş I.... ŞİMDİDEN MUTLU YILLAR DİLERİM..

Yeni yıldan önce görüşmek dileğiyle..

5 Aralık 2011 Pazartesi

"O MAHUR BESTE ÇALAR, MÜJGANLA BEN AĞLAŞIRIZ"... ACI BİR ANI..


Ahmet KAYA'nın seslendirdiği bu şarkıyı bilirsiniz.. Sözleri Attila İLHAN'a, Bestesi Ahmet KAYA'ya ait olan bu şarkının kırık, acı veren bir anısı vardır bende.. Ne zaman duysan gözlerim dolar, ağlarım.. Özellikle de, yılın bu mevsiminde..
Seneler önceydi.. Bir kış akşamı birkaç arkadaş biraraya gelmiş, bir barda sohbeti paylaşıyorduk.. Birbirlerini çok seven ve çok iyi arkadaş olan sevgili arkadaşlarım Levent, Mahmut ve bazı gazeteci arkadaşlarımla birlikteydik..
Gece güzeldi, sohbet güzeldi.. Herkes mutluydu.. Ama Levent hiç de, mutlu görünmüyordu.. Belli ki, bir derdi vardı.. Aldığı alkolün de, etkisiyle kendisine, başını koyacak bir omuz arıyordu anlaşılan ve bu omuzun sahibi olarak da, beni seçmişti..
Levent iyi eğitimli, çok yakışıklı ve çok parlak bir erkekti.. Henüz 20'li yaşlarının sonlarındaydı ve etrafından güzel kızlar hiç eksik olmazdı.. Ama o akşam gerçekten dertliydi ve derdinin ne olduğunu da, kimse bilmiyordu.. Hepimiz geceyi sonlandırmaya ve evlerimize gitmeye karar vermiştik. Yalnızca Mahmut işine gidecekti.. Çünkü bir günlük gazetede çalışıyordu ve o gece nöbetçiydi.. Bardan kalktık ama Levent kendi evine gitmemekte direniyordu.. İlle de, benimle gelecek, benim misafirim olacak ve belki omuzumda ağlayacaktı.. Bunu çok istiyordu ve israr ediyordu..
Keşke kabul etseydim.. Ama etmedim.. Değil yürümek, ayakta bile durmakta zorlanan Levent'i Mahmut'la birlikte bir taksiye bindirip sürücüye evini tarif ettik.. Ve onu taksi şöförüne emanet ederek yolcu ettik.. Daha sonra da, Mahmut görevinin başına bizler de, evlerimize doğru yola çıktık..
O gece bazı planlar da, yapmıştık.. Yılbaşı yaklaşıyordu ve biz yeni yılı hep birlikte karşılayalım diye düşünüyorduk.. Bir aya yakın bir süre vardı yeni yıla girmeye.. Bu arada haberleşip, programımızı kesinleştiririz diye de, sözleştik.. O, bir ay içerisinde Levent ya da, Mahmut beni arayacakdı.. Ama kimse aramadı beni.. Yılbaşı geçti... Kırılmıştım onlara.. Neden, aramamışlardı ki?..
Yeni yılın ilk günleriydi.. Mahmut'tan bir telefon geldi.. Tabii ki, sitem ederek karşıladım onu.. Üstelik merak da, etmiştim.. Mahmut konuşmaya çalışıyordu ama sesi yoğun bir üzüntünün, acının izlerini taşıyordu sanki.. Şaşırmıştı; ben "Neden aramadınız?" diye sitem edince.. "Haberin yok mu?" dedi.. Ben de, şaşkındım, çünkü ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu.. Ve sonunda Mahmut yüreğimi paramparça eden acı haberi verdi...
O gece taksi şöförüne evini tarif edip de, yolcu ettiğimiz, ayakta bile durmakta zorlanan Levent, Apartmanın 5.katından merdiven boşluğuna düşerek hayatını kaybetmişti maalesef.. Bunu duyduğum andaki üzüntümü anlatamam.. Henüz 28 yaşındaydı.. Çok parlak bir gelecek onun olabilirdi.. O, etrafına ışık saçardı çünkü.. Ama gitmişti, yoktu işte..
O gün Mahmut'la biraraya geldik ve dayanılmaz acımızı yaşadık sabaha kadar.. Teyp'de Ahmet KAYA durmadan o şarkıyı söylüyordu: "O Mahur beste çalar, Müjganla ben ağlaşırız".. Ahmet KAYA söyledi, Mahmut'la ben ağlaştık, günün ilk ışıklarına kadar.. İkimiz de, anlatılmaz bir acıyı ve pişmanlığı paylaşıyorduk..
O diyordu ki: "Keşke yalnız göndermeseydim. Ben götürseydim evine kadar"...
Ben de, diyordum ki: "Keşke izin verseydim.. Benimle gelseydi.. Şimdi yaşıyor olacaktı"...
Ama bu "keşke"lerin hiçbir önemi kalmamıştı artık.. Çünkü Levent, bizi pişmanlıklarımız, keşkelerimiz ve acılarımızla başbaşa bırakıp gitmişti..
Bu acı anı uzun zaman önce, yine yılın bu mevsiminde yaşanmıştı..
Şimdi yine bir yılbaşı gelmek üzre.. Ben hala o 'keşke'nin acısını tüm ağırlığıyla yüreğimde taşıyorum..
Mahmut artık böyle bir acı taşımıyor yüreğinde.. Çünkü bir zaman sonra da, onun o güzel yüreği acılara, yaşananlara daha fazla dayanamadı ve durdu.. O da, gitti.. O da, artık yok.. Ve o da, 40'lı yaşlarının henüz başındaydı gittiğinde..
Ahh be, Sevgili Arkadaşlarım.. Aceleniz neydi?.. Neden bu kadar erken gittiniz?..
Birazdan yine, "O Mahur beste"yi dinleyeceğim ve tek başına ağlayacağım.... Belki de, gün doğana kadar......     Görüşürüz.......