27 Ekim 2011 Perşembe

FUHUŞ YAPMAYACAKTINIZ!!!!..... Yaaa....

Başlık neden böyle biliyor musunuz? Çünkü bazı insanlar şöyle diyor: "Van Depremi Fuhuş yüzünden oldu. Allah fuhuş yapılıyor diye cezalandırdı".......

 Veya üç binanın ikisi yıkılmış ama bir bina sapasağlam ayakta duruyor. Bu da "allahın işi" aşağılık, hırsız müteahhitin işi değil..
 İşte böyle.. Yani onca insan ahlak dışı davrandığı için tanrının gazabına uğramış..

Anadolu yarımadasının hemen her bölgesi deprem kuşağı üzerinde. Van şehri de, bu kırıklardan birisinin üstünde. Yani deprem olması kaçınılmaz.. Ama, "deprem fuhuş yüzünden, ahlaksızlar yüzünden oldu" diyen maalesef! ki, yurttaşım!, Doğru.. Gerçekten bazı insanlar ahlaksız!, namussuz!, aç gözlü! olduğu için Van depremi bu kadar yıkıcı ve öldürücü oldu..  
Ama bunlar fuhuş yapan ya da, yaptıran ahlaksızlar değil, Fay hattı üstüne, insan yaşamını değil de, kârını, kazanacağı parayı düşündüğü için malzemeden çalarak, betonarme görünümlü, kumdan, çürük evler yapan müteahhit, bu çürük yapılara, yan cebine rüşvet konduğu için onay veren yapı denetim kurumu elemanları veee en son da, rüşvetin aslan payını alan ve bu tabut evlere izin veren belediyeler...

Yani, Bermuda şeytan üçgeni değil, "Türkiye Çete Üçgeni".. Biz bu çeteyle daha önce de, karşılaştık. Binlerce insanın öldüğü, binlercesinin de, sakat kaldığı Marmara depreminde de, aynı Organize Çete başroldeydi. Yani deprem kuşağı üstündeki ülkemizin her bölgesinde bu üçgen karşımıza çıktı...
İşte ahlaksız da, bunlar, namussuz da, bunlar, alçak ve aşağılık katiller de, bunlar.. 7.2 şiddetinde bir deprem sonrasında koca bir şehir yerle bir oluyor, yüzlerce insan enkaz altında kalıyor ve arkasından inanılmaz bir kakafoni başlıyor.. Birileri üzüntü içinde ne yapması gerektiğini düşünüp hemen yardım için kollarını sıvarken başka birileri de, içlerindeki tüm ırkçılığı, ayrımcılığı ortaya saçarak, olaydan duydukları memnuniyeti en iğrenç nefret söylemleriyle gösteriyor...

Bazıları da, bu durumdan kendisine fayda sağlamaya çalışıyor ve acı içinde izlediğim korkunç görüntüler ortaya çıkıyor. Gelen yardım kamyonları TIR'lar hoyratça yağmalanıyor, el konuluyor ve zavallı depremzedeye satılmaya çalışılıyor. Hep aramızda kol gezen ahlaksız namusuzlar felaketi fırsata çevirip kazanç elde etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de, her türlü yalanı, dini, imanı ne kadar kutsalımız varsa hepsini kullanıyorlar. Bu arada herşeyini kaybeden kış başında tek başına ortada kalan insanlar, soğuğun, yağmurun, karın altında aç, susuz, üşüyerek hayata tutunmaya çalışıyor.

Onlara en önce yardım götürmesi ve felaketzedelerin yaralarını sarması gereken bir kurumumuz var. Bilirsiniz adı KIZILAY. Yani herkesin yakından bildiği, yağma, talan ve soygunun uzuunn yıllardır sürdüğü, bu nedenle de, artık kimsenin güvenmediği bir kurumumuz KIZILAY... Düşündükçe dehşete kapılırım. Bu kadar eski ve Kocaman bir yardım kurumu nasıl bu hale gelmiştir. Bağışlananların paylaşıldığı, satıldığı, depolarda çürütüldüğü, yine bağışlanan kanların atıldığı, döküldüğü, maalesef çürümüş, kokmuş bir kurumumuzdur KIZILAY.. Bölgeye yardım götürürken nasıl bir ulaşım ve dağıtım güvenliği sağlandıysa! Kızılay'ın tam 17 TIR'ı ve bir Çadır Kent'i yağmalanıyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamıyor. Bunu da, bizzat büyük bir acz içinde, Kızılay Genel Başkanı açıklıyor. Belediyenin bir yardım kamyonunun nasıl vahşice yağmalandığına ise canlı yayında ben tanık oldum..

Görünen tablo çok iç karartıcı.. Doğal felaketlerle içiçe yaşadığımız bu coğrafyada hiç bir güvenliğimiz ve garantimiz yok. Güveneceğimiz sırtımızı dayayacağımız kurumlar tel tel dökülüyor.. Bu çürümüş kurumların dayanılacak bir yanı kalmamış.. İnsanların bir kısmı ise vicdan ve merhametten tamamen yoksun..Üstelik yüreklerini de, kurum bağlamış.. Van'da enkaz altında kalıp ölenler için, neredeyse zil takıp oynayacaklar.. Sevinçlerini saklama gereği de, duymuyor, büyük bir küstahlıkla gösteriyorlar.. Bana gelince, üzgünüm, kırgınım, öfkeliyim, hemde, çookk... Görüşürüz... Daha güzel ve ışıklı günlerde....

7 Eylül 2011 Çarşamba

KADINLARA KIYMAYIN EFENDİLER.. ONLAR DA, MUTLU YAŞAYABİLSİN..




Hemen hergün neredeyse, bir kadın cinayeti, şiddete maruz kalan bir kadın haberi yer alıyor yayın organlarında.. Gün geçmiyor ki, kurtulunmak istenen bir "eski kocanın" vahşetini, cinayetini duymayalım.. Bu eski kocalar bırakılmayı, terkedilmeyi bir türlü hazmedemeyip, çareyi kadınları dövmekte, öldürmekte buluyor..
O nedenle de, benim "Katil Kocalar" diye isimlendirdiğim yeni bir tür ortaya çıktı. Bu cinayetler o kadar çok arttı ki, doğrusu sebebini merak edip biraz düşündüm.. Çünkü bu kocalar, bu kadınlar ve bu evlilikler hep vardı.. Ama kocalar kadınları yol ortalarında herkesin gözü önünde delik deşik edip öldürmüyordu..
Peki neden? Ne olmuştu da, özellikle son yıllarda kadın cinayetleri bu kadar çok artmıştı?..
Şöyle bir sonuca vardım.. Dinleyin bakın.. Bizim bir önceki kuşağımız yani annelerimiz, evlilikleri boyunca karşılaştıkları her tür sıkıntıya, üzüntüye, mutsuzluğa göğüs gerdiler.. Kocaları onları aldattı, ses çıkartmadılar. Belki aç bıraktı, ses çıkartmadılar.. Şiddet gördüler, dövüldüler, horlandılar yine ses çıkartmadılar.
Bu onların kişiliksiz ya da, zavallı olmalarından kaynaklanmıyordu. Onlarında kendilerine göre sebepleri vardı.. Bir kere aile yapıları evliliklerini bitirmelerine engeldi. Boşanıp baba evine geri dönemezlerdi. Çünkü babaları onlara şöyle demişti:
"Bu evden ya gelinliğinle çıkarsın, ya da, kefeninle".. Yani baba o kadını evine bir kere daha kabul etmezdi. Çok önemli bir gerekçe daha vardı. Ne yazık ki, okutulup bir meslek sahibi yapılmayan, ekonomik bağımsızlığı olmayan, kendi ayakları üzerinde duramayan kadınlar ne kadar mutsuz olsalar da, kocalarına muhtaçtı. Onlara verilen terbiyede, erkeklerin eşlerine bakma görevi olduğu öğretilmişti.
İşte bütün bu nedenler biraraya gelince, o nesil evliliğini bitiremedi, boşanamadı ve mutsuz bir hayata, yani kaderine razı oldu.. Ama herşey gibi bu acı kader de, değişti.. Çünkü sonraki kuşak annelerinin yaşamından kendilerine ders çıkarttı ve ekonomik bağımsızlığını sağlamak, kendi ayakları üzerinde güçlü bir şekilde durabilmek için elinden geleni yaptı. Bunu da, başardı. Hem kendisine hem de, çocuklarına sahip olmayı bildi. Yaşamını sürdürmek için bir erkeğe, ya da, kocasına ihtiyacı olmadığını gösterdi..
İşte kıyamet de, burda koptu.. Kocalar küplere bindi!!.. Hiç böyle şey olur mu canım?? Şu zavallı! kadının bana nasıl ihtiyacı olmaz??.. Ben kocayım, erkeğim.. Severim de, döverim de, yüzünü gözünü morartır, orasını burasını kırarım, bunlarla da, yetinmez bir de, aldatırım... Ben bunların hepsini yapacağım ve bu kadın benimle oturmaya devam edecek. Ne demek gitmek?! Beni terketmek!! Olur mu?? Ben vazgeçilmezim!!, Ben terkedilemem!! O kadın kendisini ne sanıyor da, beni terkediyor?? Ben adamı naaparım?? haaa?! Fena yaparım!!.. Ben ona ne yaparsan yapayım, o kadın ya benimdir, ya da, toprağın!! İşte o kadar!!..
Yaaa, işte böyle.. Bütün bu acı gerçekler ve erkeklerin, 21.yy'da yaşadığımızı hatırlamamaları (çünkü onlar geçen yüzyıllarda, büyük bir kısmı da, ortaçağ'da kalmış) ve kadınların artık onlara mahkum olmadığı gerçeğini bir türlü anlayamamaları, üstelik bunu kabullenememeleri yüzünden hergün bir kadın cinayeti haberi duyuyoruz.
Yaşamda kazanılan herşeyin, ödenen bir bedeli vardır. Bu bedellerin en ağırı ve telafisi imkansız olanı da, tabii ki, insan yaşamıdır.. Bir gün bu katil kocalar, kadınların onlardan ayrılma ve kendi özgür yaşamlarını kurma hakkına sahip olduklarını kabul etmeyi öğrenecekler ve kadına yönelik şiddetle, onu öldürmekle kadının kendi özgür yaşamını kurma isteğinden vazgeçmeyeceğini mutlaka kabulleneceklerdir..
Bunu da, öldürülen onlarca kadına borçlu olacağız... Anıları önünde saygıyla eğiliyorum.. Görüşürüz..

29 Ağustos 2011 Pazartesi

EY KÜFÜRBAZLAR.. AĞZINIZA BİBER Mİ SÜRMELİ..


20.yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan Alman Yazar Thomas MANN diyor ki: "Milliyetçi olmak için belirli bir derecede zihinsel engelli olmak lazım".. Bu cümleyi her okuyuşumda sinirleniyorum, üzülüyorum ve inciniyorum.. Milliyetçi olduğum ve kişiliğime hakaret edildiği için değil.. Zihinsel engelli olmayı hakaret olarak gören anlayış, beni üzen ve inciten.. Zihinsel engelli olmak için bir beyin hasarına sahip olmalısınız ve yanısıra gelişememiş, ya da, az gelişmiş bir zeka düzeyine tabii ki.. Böyle bir insanın da, siyasi ideolojisini kendisi şeçip benimseme yetisine sahip olamayacağı ortadadır..

Peki o zaman bu özellik neden Thomas MANN gibi önemli bir yazar tarafından hakaret olarak kullanılır?. Değerli Arkadaşım Yazar, Şair Abdullah NEFES benim bu konuda duyarlı olduğumu bildiği için nezaket gösterip bir açıklama yapma gereğini duydu. Diyor ki,"Bir tercüme hatası olabilir.. Yani "Zihinsel engelli" değil de, "Aptal" demek istemiş olabilir".. Umarım o haklıdır..

Diyelim ki, Mann'in cümlesi yanlış tercüme edildi.. Ama ben kendi toplumumda hergün heryerde kimbilir kaç kere bu nitelemeyi duyuyorum. Yani en başta gelen hakaret sözcüklerimizden birisi "Geri zekalı", nedense??.. Sokakta ya da, televizyonlarda bile umarsızca kullanılan amiyane tabiriyle bir küfür bu niteleme.. Birisi geri zekalıysa bu onun suçu, kusuru veya utanılacak bir özelliği değildir. Çünkü böyle olmayı o seçmemiştir.. Ne yazık ki, bir şekilde öyle olmuştur ve bu aslında hakaret sözcüğü değil acı veren bir durumdur..

Ben neden bu konularda duyarlıyım?.. Çünkü ben "Zihinsel Engelli" bir evlada sahibim.. Sakın yanlış anlaşılmasın.. Zihinsel engelli bir çocuğa sahip olmak bende herhangi bir kompleks'e sebep olmadı. Bütün bu acıların ve sonuçlarının üstesinden geldim.. Evladımın özel durumunun ruhumda derin yaralar açmasına izin vermedim.. Benim canımı sıkan, bu insanlara yapılan saygısızlık, aymazlık.. Onlarla sanki alay etmek.. Ciddiye almamak.. Ve onların özel durumunu sövgü jargonumuza dahil etmek.. Tabii Küfür ve sövgüden nefret etmem de, en başta gelen sebeplerden birisi..

Sövgü jargonumuz dedim de, aklıma geldi.. Biz toplum olarak küfür etmeye ya da, daha da, ileri gidip sövmeye çok meraklıyız.. Hatta bayılıyoruz küfür etmeye.. Genellikle iki lafımızdan biri küfür ya da, sövgü.. Bu konuda sabıkalı olduğumuzdan kimsenin şüphesi olmasın..
Sövgü objelerimizin en başında da, analarımız bacılarımız ve eşlerimiz geliyor. Yani düşünebiliyor musunuz?. Bizim gibi her konuda muhafazakar, hatta tutucu olmakla ünlenen, övünen bir toplum küfretmek için ağzını açınca ne ana kalıyor, ne avrat, ne de, bacı.. Bu nasıl bir çelişkidir?.. Nasıl bir mantıkdır?.. Bunun farkında mısınız?..

Küfür etmek, ya da, sövmek acizlerin, yetersizlerin başvurduğu bir davranıştır.. Zat'ı muhterem'in bir şeyi anlatmak için bilgisi, eğitimi, kültürü, kelime haznesi yetersizdir.. Belki de hiç yoktur.. O da, yapabildiği en iyi şeyi yapar küfreder, söver..

Aslında farkettiğim bir şey daha var.. Her nekadar Küfür ve Sövgüyü bir alt kültür davranışı ve erkeklere özgü olarak tanımlasak da, bakıyorum, iyi yetişmiş, eğitimli kişiler de, kadınlar da, pekala öyle bir küfrediyorlar ki, İnsanın demek ki, bu durum genetik diyesi geliyor..
Bu rahatsız edici konuyu sevgili arkadaşım Abdullah NEFES'le konuşurken, dedi ki,"Kendi aramızda konuşup da, yakınacağımıza yazalım ve yaygınlaştıralım. Ben de oturdum derdimi yazıya döktüm. Yani yazma fikri değerli dostum Abdullah NEFES'e aitti..

Son olarak diyorum ki, Belli ki, küfür ve sövgüyü hayatımızdan çıkarmak kolay olmayacak.. Ama hiç olmazsa, sizlere yalvarıyorum, Hakaret, küfür ve sövgü dağarcığınızdan, ananızı, avradınızı, bacınızı çıkarın.. Vee lütfen "Geri zekalı" "Zihinsel engelli" diyerek o insanları aşağılamayın. Kimseyi incitmeye, üzmeye rencide etmeye hakkınız yok ey küfürbazlar.
Kendi ağzınızı kirletmekle yetinin......
"Sakın sana 'kötüsün' diyenlere aldırma.. Bana da, 'Geri Zekalı' dediler.. Atomu parçalayıp ellerine verdim". Albert EİNSTEİN.... Görüşürüz..

21 Ağustos 2011 Pazar

YOKSUN....


Şair diyor ki, Gidersen Yıkılır Bu Kent..
Gitmişti ve koca kent paramparça Olmuştu..
Yaşam o an durmuştu sanki..
Gitmişti ve geride kocaman bir,
Hüzün bırakmıştı..

Sonra birgün,
Birgün çıkageldi, birden..
Geldim dedi..
Geldim işte.. Çünkü, Dayanamadım..
Dayanamadım özlemine..

Öyle zordu ki, sensizlik..
Öyle ağırdı ki, katlanmak, Yokluğuna..
Sensiz olurum..
Sensiz de, yaşarım sandım ama..
Olmadı..Yapamadım..

Olamadım bir türlü,
Sensiz ve sevgisiz..
Geldim işte.. Geldim..
Ama...
Ama sen yoksun...

12 Ağustos 2011 Cuma

FIKRA GİBİ ÖYKÜ 7. "HEYYTT BEE, YAN BAKANI DÖVERİZ"

Gülsem mi? Ağlasam mı? Karar veremedim.. Neden mi? Marifetleri saymakla bitmeyecek, Aklanmış, Paklanmış Eski Bakan Egemen BAĞIŞ, ağzı kulaklarında, son derece mutlu şöyle diyor:
"Yaa Gördünüz mü? Londra'daki ayaklanma, terör ve yağmalama olaylarında İngiliz halkını kahramanca kim koruyor?? Orada yaşayan Türkler... Pekii, "Soğuk Savaş" döneminde Avrupa'yı komünistlerden kim korumuştu?? Yine Türkler"... (Hani, o zamanlar bizim için coğrafi konumumuz nedeniyle Avrupa'nın "İleri Karakolu" derlerdi ya)..
Sonra ekliyor Sayın Bakan: "İşte şimdi daha da, iyi anlaşılıyor, Avrupa'nın bize ne kadar çok ihtiyacı olduğu konusu!!.."
Pes doğrusu.. Adama sorarlar.. Sen Bodyguard mısın?.. Yani amiyane tabiriyle Fedai misin?..
Ya da, Avrupa'nın,
Fedaiye mi, ihtiyacı varmış?.. O Göreve mi, talipsin?.. Onun için mi, Avrupa Birliğine girebileyim diye uğraşıyorsun?..
Karar verdim.. En iyisi ben oturup gülünecek halimize biraz ağlayayım.. Görüşürüz..

8 Temmuz 2011 Cuma

MEMLEKETİN BİRİNDEE BİR VARMIŞ MII?...


Dünyanın bir yerinde bir ülke varmış. Bu ülkenin bir de Devlet'i ve tabii ki, Devlet Kurumları varmış.. Ama bu Devlet "Karton"danmış. Doğal olarak kurumları da, "kesekağıdı"ndanmış..
O ülkedeki insanlar bekliyorlarmış, Devletleri ne zaman mukavva olacak diye! hani mukavva kartondan biraz daha dayanıklıdır ya!!..

Bu ülkedeki insanlar çok çile çekermiş.. Çünkü Karton Devletin Kesekağıdı kurumlarının birincil görevi, ülkede yaşayan insanlara eziyet etmek, yaşamlarını burunlarından getirmek ve neredeyse yaşadıklarına, dünya'ya geldiklerine pişman edip, onları canından bezdirmekmiş..
Bu insanlar o kesekağıdı kurumlardan hangisine gitse mutlaka horlanır, incitilir, hakaret görür, aşağılanır, rencide edilir yani perişan olması için elden gelen her şey yapılırmış.. Üstelik insanların hiç bir işi de, olması gerektiği gibi, ya da, zamanında olmazmış..
Bu kesekağıdından kurumlarda görev yapanlar, asli görevlerini yapmak için vatandaştan (kibarca hediye) yani rüşvet almayı gelenek haline getirmişler, o görevi yapmak için Karton Devlet'ten maaş aldıkları halde!..
Daha da, acıklısı, bu kesekağıdı kurumlar birbirlerine kesinlikle güvenmezmiş. Birinin yaptığına diğeri inanmaz, kabullenmezmiş. Hal böyle olunca da, vatandaş ne yapacağını şaşırır, isyan eder, bağırır, çağırır ama yalnızca sinirlerini bozduğuyla, üzüldüğüyle kalırmış. Çünkü bu kesekağıdı kurumlar aslında hem kör hem de, sağırmış..

Bu ülkede yaşayan bir de, Anne varmış ve bu Annenin canının yarısı Oğlu.. Oğul, bu karton devletin kesekağıdı hastanelerinden birinde doğmaya çalışırken, kendisine yardımcı olması gereken, kağıttan Doktorun hatası yüzünden, yaşamını "zihinsel engelli" olarak sürdürmek zorunda bırakılmış..
O nedenle de, Karton Devletin Hastanelerinden alınan heyet raporlarıyla, Mahkemelerinden alınan hakim kararlarıyla, Malul Yasası kapsamına alınmış.. Ama yine de, bu oğul için ne yapılmak istense, Meselâ Askerlik, Velayet, Sağlık Karnesi v.s. gibi, her seferinde tekrar, tekrar engelli olduğunun belgelenmesi isteniyormuş.. Örneğin, O kesekağıdı kurumlardan birisi, verdiği sağlık karnesi için her beş yılda bir yeniden Heyet Raporu talep ediyormuş. Sanki oğul düzelecek, iyileşecekmiş gibi.. Bu akıllara ziyan isteği anneye ilk ilettiklerinde, söyleyen acaip görevliye şöyle demişti: "Bence siz kendiniz gidin bir muayene olun, kafanızın içinde beyniniz var mı? diye bir baksınlar".. Çünkü daha önce Karton Devletin Hastanelerinden alınan heyet raporları hep hiçe sayılıyor, yeniden ve yeniden, oğul ve annesi hastanelerde sürüm sürüm süründürülüyormuş..

Derken, birgün aniden oğul babasını kaybetmiş ve Karton Devletin Yasaları gereği hakkı olan babasının maaşını bağlatmak için velisi olarak annesi kesekağıdı kurumlara başvurmuş. İşte ondan sonra inanılmaz bir süreç başlamış. Kesekağıdı Kurumlar Anneyi canından bezdirmek ve bu talebinden vazgeçirmek için akıl almaz şeyler yapmışlar.. Bunu bir şekilde ifade de, etmişler, "Eee Kolay mı? Para vereceğiz" diye.. Sanki ceplerinden verecekler!..Yaaa! aynen böyle.. Oğulun herşeyi yasal belgelerle ortada iken, bir kez daha engelli olduğunun belgelenmesi istenmiş ve kesekağıdı kurum onları bir hastaneye göndermiş... Eziyet bir daha başlamış böylelikle..

Anne bu duruma kızmış, üzülmüş, isyan etmiş ama gidip denileni yapmaktan başka çare yokmuş.. Gitmişler ve yoğun uğraşlardan sonra istenilen raporu almışlar.. Tam, "Ohhh çok şükür bitti, Heyet Raporunu aldık" derkennnn, kesekağıdı kurumdan gelen bir yazı bardağı taşıran son damla olmuş.. Ortada akıl ve fikir tutulmasına uğranılan bir durum varmış çünkü.. Nasıl bir garabetmiş, sözkonusu olan, biliyor musunuz?? Bu kurum kendi gönderdiği hastaneden alınan raporu, neden bilinmez yok sayıp, başka bir hastaneden, başka bir rapor daha alınması gerektiğini söylemekteymiş gönderdiği yazıda.. İşte olan buymuş.. Düşünebiliyor musunuz? Bir Devlet Hastanesinde değişik uzmanlık dallarında yaklaşık on hekim bir rapor veriyor ve nedense oraya sevkeden kurum bu raporun üstüne, başka bir hastaneden, başka bir heyet raporu daha istiyor!!..
Bunun adı nedir?, İnsanları perişan etmek, canından bezdirip, yapmak istediğinden vazgeçirmek olabilir mi, acaba?.. Anne öfkesinden, isyanından saçını başını yolmuş ama neye yarar??.. Hastanelerde çekilen bütün eziyet ve sıkıntı yeniden, yeniden başlamış.....
Bu reva mıdır?. Engelli bir çocuğa ve onun annesine bu acı neden çektirilir?..
Şimdi anladınız mı, Neden bu ülkenin devletinin kartondan, kurumlarının da, kesekağıdından olduğunu söylediğimi?..

Yine bu Ülkede, bir Gazetenin bir Köşe Yazarı varmış. Ülkenin adını vermeden hergün Gazetedeki köşesinden olan biten haksızlıklara, kötülüklere veryansın edermiş.. Birgün, bazılarının canını fena halde sıktığı için, Kolluk Kuvvetleri tarafından alınmış ve sorgulanmaya başlanmış.. Komiser son derece kızgın bir şekilde bağırmış:
-Neden hergün ülkeyi eleştiriyorsun, kötülüyorsun?.. Yazar cevap vermiş:
-Efendim ben bu ülkeden bahsetmiyorum ki, Benim kızdığım, kötülediğim ülke Patagonya!.. Komiser alaycı bir şekilde gülümsemiş ve şöyle demiş: -Hadi canım sende.. Ben anlamaz mıyım, senin hangi ülkeden bahsettiğini!..
Sizde anladınız değil mi? Hangi ülkeden bahsettiğimi!!....     Görüşürüz..

20 Haziran 2011 Pazartesi

FIKRA GİBİ ÖYKÜ 6... "ERKEK ADAM YAPAR"!..

Şükürler olsun seçimler bitti, kazananlar, kazanamayanlar, şampiyonlar, küme düşenler belli oldu.. Biz de, o acaip karmaşadan, gürültüden kurtulduk.. Kimilerine göre, seçimlerin sonucu zaten belliydi. Tek merak edilen bir partinin barajı aşıp aşamayacağı idi.. Çünkü bu parti seçim öncesi, bazı kasetler görücüye çıkarılarak yıpratılmaya çalışılmış, hatta seçimlere girmesi bile engellenmek istenmişti.. Bu kasetler, o partinin üst düzey yöneticilerinin evlilik dışı bazı ilişkilerinin yani kısaca, amiyane tabiriyle, çapkınlıklarının ortaya dökülmesiydi.. Olanlar ve yapılanlar her yönüyle kepazelikti ama zaten politika da, böyle bir şeydi.. Yani bir sürü rezilliği bünyesinde barındırabiliyordu. Bütün bu karşı propagandalara, çabalara rağmen, o parti geçen seçimlerden yalnızca bir puan eksiğiyle barajı aştı ve Türkiye Büyük Millet Meclisine girmeyi başardı..

Bu olay bana Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanmış bir hikayeyi hatırlattı. Hikaye şöyle:
Kurtuluş savaşı başarıyla kazanılmış, ülkede Cumhuriyet ilan edilmiştir ve demokrasinin gereği olarak seçimler yapılacaktır.. Anadolunun ücra köşelerinden birinde, bir köyde de, Muhtarlık seçimi yapılması söz konusudur.. O güne kadar, köyün itibarlı, sözü dinlenen erkeklerinden biri bu görevi üstlenmiştir. Ama artık ülkede bir çok şey değişmiş, köye seçim sandıkları gelmiş ve köyün diğer erkekleri de, Muhtarlık için aday olabileceklerini farketmişlerdir.. Neticede ortada bir makam vardır.. Muhtar, o köyün mülki amiridir.. O, Ne derse o olur, onun sözü dinlenir, saygı görür, itibar sahibidir.. Böyle olunca da, o makamın talipleri çıkar ortaya, doğal olarak.. Ve malum sahnelerle birlikte adaylar Seçim çalışmalarına başlarlar.. Her aday çeşitli vaatler içeren propaganda konuşmaları yapar. Bu arada adaylardan biri, sürekli olarak eski muhtarı kötülemekte ve zavallı adamcağızı yerden yere vurmaktadır. Örneğin, bu adayın köy meydanında yaptığı seçim konuşmaları genellikle şöyledir: "Eyy, köy halkı, bu muhtar, ahlaksızdır. Karısını aldatır, elalemin karısına kızına, her kadına bakar,çapkındır.. Ayyaşın birisidir, durmadan içer hiç ayık gezmez.. Üstelik bu adam dinsiz imansızdır, binamazdır, camiden içeri adımını atmaz"..Filan gibi son derece veciz! konuşmalar yapar.. Eski Muhtar bu söylenenlere çok üzülür, kırılır ama büyük bir olgunlukla hiç yanıt vermez.. Çünkü söylenenlerin hepsi yalandır, iftiradır ve o kendisinden emindir..
Seçimler biter, onca karalamaya ve iftiraya karşın eski muhtar yeniden seçilir.. O, özlü! seçim konuşmalarını yapan ve kendisinin seçileceğinden son derece emin olan muhtar adayı bu sonuca çok şaşırır.. Bir köylüye sorar:
-"Bunca kusurunu sıraladım, neden yine bu adamı seçtiniz?"

.. Aldığı cevap çok ilginçtir..
"Canım, erkek adam tabii ki, çapkın olacak, kadınlar ona feda olsun, Erkek adam içer, hem de, şişenin dibini görene kadar, Hem canım, camiye de, gitmeyiversin, herkesin günahı kendi boynuna bana ne!!"
İşte böyle.. 88 yıl sonra değişen bir şey yok.. Anlayış aynı.. Erkek adam yapar kardeşim!!..Erkek adam içer!!..En fazla bu yaptıkları erkek adamın elinin kiri olur, o da, yıkarsın geçer!! bu kadarrr.. Bu nedenle, onca kepazelikten sonra o parti neden barajı geçti diye kimse şaşırmasın. Mağdur oldu da, ondan filan değil.. Erkek adamların böyle bir ayrıcalığı var da, ondan..
O yıldan sonra yapılan seçimlerde, O köyde muhtarlığa aday olan herkes çıkıp köy meydanında, geleneksel hale gelen, şu seçim konuşmasını yapmış:
"Eyy Köy Halkı, beni dinleyin.. -Ben çapkınımdır.. -O kadın, bu kadın hepsinde benim gözüm vardır.. -Ben içerim hem de, şişenin dibine kadar.. -Hiç ayık gezmem.. -Ben dinsiz imansızım, binamazım camiye filan girmem"!!.. Yaaa, fıkra gibi değil mi?.. Unutmayın biz erkek milletiz!.. Görüşürüz...