27 Aralık 2011 Salı
MERHABA 2012... MUTLU YILLAR...
Yeni yıla girmeye o kadar az kaldı ki.. Nasıl heyecanlıyım bilseniz.. Yine bir telaş içinde yılbaşı hazırlığı yapmaya çabalıyorum.. Sanırım bu yeni yıl heyecanını ömrüm boyunca hep yaşayacağım.. Ama aslında bu çok güzel.. Sanki yaklaşan İlkbahar gibi.. İlkbahar gelirken nasıl da, yüreğimiz kıpır kıpır olur düşünsenize.. Ya da, aşık oluyorsunuz gibi.. Hani insanın kalbi tatlı tatlı çarpar, kendisini bir başka hisseder ya, işte öyle.. Anlaşılan ben de, bu yılbaşılara aşığım.. Her yeni yıl yaklaştığı zaman aynı tatlı heyecanı yaşamaya başlıyorum..
Aslında ilginç bir durum.. Bir yıl bittiğinde ertesi gün farklı bir evrene girilmiyor ki.. Yaşadığımız o günün de, yılın diğer günlerinden bir farkı yok ama, gelin bunu bana anlatın.. Bilirsiniz şöyle bir inanış vardır.. "Yaşananlar acısıyla tatlısıyla geçen yılda kalsın.. Yeni yıl, yeni umutlar, yeni beklentiler, yeni mutluluklar getirsin" denir.. Oysa yaşanan ne varsa eski yılda, yeni yılda da, sürer gider.. Doğrusu da bu zaten.. Yıllar arasında bir nokta yok ki, cümleyi bitiresin..
Ama yine de, ben kendimi kandırmaya devam edeceğim.. Eski yıl gitmek üzre.. Giderken de, ondan ricam, yaşanan bütün acıları, üzüntüleri, sıkıntıları yanında götürsün.. Yani bütün o yaşadığım, karabasandan geriye bir şey kalmasın..
Geçen yıl demişim ki, "2010'da yaşadıklarımı 2011'de yaşamak istemiyorum".. İyi ki, de, demişim.. Biri bana fena kızdı anlaşılan.. "Sen misin, 2010'da yaşadıklarını beğenmeyen?.. Ben sana daha beterini yaşatayım da, görürsün beğenmemenin ne demek olduğunu" dedi ve benim acılar, sıkıntılar ikiye katlandı.. Yapacak bir şey yok.. Başa gelenle başedeceksin, ayakta kalmak için.. Ben de, öyle yaptım zaten..
Ve işte bu yılı da, bitiriyoruz.. Her şeye rağmen, birinin kızmasını da, göze alarak, yine aynı şeyleri diliyorum..
Çekilen tüm acıları ve sıkıntıları geçtiğimiz yılda bırakmak ve yeni yılda biraz rahat nefes almak istiyorum..
Aslında Yılbaşılar bir yana da, ben yaşamın kendisine aşığım.. Acısıyla, sevinciyle her tür yanıyla o kadar güzel ki, yaşam.. Yalnız bu arada gözden kaçırdığım birşey var.. Biraz fazla tatsız bir konu.. Hani "yıllar gidiyor, aman ne güzel yeni bir yıla giriyoruz" diye seviniyorum ya, bu arada her yeni yılla birlikte bir yaş daha yaşlandığımı unutuyorum.. Çünkü yeni yılla birlikte benim doğum günüm de, geliyor.. Ne kadar sevimsiz bir konu değil mi?.. Neyse, gözden kaçırmaya devam edeyim en iyisi.. Yoksa hiç sevincim, heyecanım filan kalmayacak..
Benim yeni yıldan beklediklerim bunlar, rahat bir nefes, sevgi ve tabii ki, mutlaka sağlık.. Sağlık olmazsa hiçbir şeyin değeri yok inanın..
Ne kadar dilesem de, biliyorum ki, bu yıl ve bundan sonraki yıllarda da, yeryüzünden savaşlar eksik olmayacak.. Ölümler durmayacak.. Yine de, inadına B A R I Ş diyorum.. Ülkemde ve Dünya'da B A R I Ş... Tıpkı Büyük Önder Atatürk'ün dediği gibi "YURTTA SULH, CİHANDA SULH"..
Veee tüm Ailem, tüm sevgili Arkadaşlarım, tüm Sevdiklerim, Sizlere de, mutluluk, sağlık, huzur dolu gönlünüzce bir yıl diliyorum.. Yeni yılda da, birlikte olmak ve öykülerde buluşmak dileğiyle... (Seneye) Görüşürüz... (Şu kötü espriyi yapmadan geçemedim)..
21 Aralık 2011 Çarşamba
NOEL ÜLKEMDE VE DÜNYADA KUTLAYAN HERKESE KUTLU OLSUN..
Her Yıl Dünya'nın birçok bölgesinde 22 Aralık günü Noel Tatili Başlar ve 25 Aralık günü de, Hristiyanlar "Noel Bayramlarını" kutlar. Noel Bayramı Hristiyanların en önemli bayramıdır. Çünkü Hristiyanlar Noel'i İsa Peygamberin Doğum Günü olarak kabul eder.. Yarın Noel Tatili başlıyor.. Üç gün sonra da, Noel.. Ülkemde ve Dünyada kutlayan herkesin Noel Bayramını ben de, kutluyorum.. Tabii arkasından da, 31 Aralık Gecesi,
Y I L B A Ş I.... ŞİMDİDEN MUTLU YILLAR DİLERİM..
Yeni yıldan önce görüşmek dileğiyle..
5 Aralık 2011 Pazartesi
"O MAHUR BESTE ÇALAR, MÜJGANLA BEN AĞLAŞIRIZ"... ACI BİR ANI..
Ahmet KAYA'nın seslendirdiği bu şarkıyı bilirsiniz.. Sözleri Attila İLHAN'a, Bestesi Ahmet KAYA'ya ait olan bu şarkının kırık, acı veren bir anısı vardır bende.. Ne zaman duysan gözlerim dolar, ağlarım.. Özellikle de, yılın bu mevsiminde..
Seneler önceydi.. Bir kış akşamı birkaç arkadaş biraraya gelmiş, bir barda sohbeti paylaşıyorduk.. Birbirlerini çok seven ve çok iyi arkadaş olan sevgili arkadaşlarım Levent, Mahmut ve bazı gazeteci arkadaşlarımla birlikteydik..
Gece güzeldi, sohbet güzeldi.. Herkes mutluydu.. Ama Levent hiç de, mutlu görünmüyordu.. Belli ki, bir derdi vardı.. Aldığı alkolün de, etkisiyle kendisine, başını koyacak bir omuz arıyordu anlaşılan ve bu omuzun sahibi olarak da, beni seçmişti..
Levent iyi eğitimli, çok yakışıklı ve çok parlak bir erkekti.. Henüz 20'li yaşlarının sonlarındaydı ve etrafından güzel kızlar hiç eksik olmazdı.. Ama o akşam gerçekten dertliydi ve derdinin ne olduğunu da, kimse bilmiyordu.. Hepimiz geceyi sonlandırmaya ve evlerimize gitmeye karar vermiştik. Yalnızca Mahmut işine gidecekti.. Çünkü bir günlük gazetede çalışıyordu ve o gece nöbetçiydi.. Bardan kalktık ama Levent kendi evine gitmemekte direniyordu.. İlle de, benimle gelecek, benim misafirim olacak ve belki omuzumda ağlayacaktı.. Bunu çok istiyordu ve israr ediyordu..
Keşke kabul etseydim.. Ama etmedim.. Değil yürümek, ayakta bile durmakta zorlanan Levent'i Mahmut'la birlikte bir taksiye bindirip sürücüye evini tarif ettik.. Ve onu taksi şöförüne emanet ederek yolcu ettik.. Daha sonra da, Mahmut görevinin başına bizler de, evlerimize doğru yola çıktık..
O gece bazı planlar da, yapmıştık.. Yılbaşı yaklaşıyordu ve biz yeni yılı hep birlikte karşılayalım diye düşünüyorduk.. Bir aya yakın bir süre vardı yeni yıla girmeye.. Bu arada haberleşip, programımızı kesinleştiririz diye de, sözleştik.. O, bir ay içerisinde Levent ya da, Mahmut beni arayacakdı.. Ama kimse aramadı beni.. Yılbaşı geçti... Kırılmıştım onlara.. Neden, aramamışlardı ki?..
Yeni yılın ilk günleriydi.. Mahmut'tan bir telefon geldi.. Tabii ki, sitem ederek karşıladım onu.. Üstelik merak da, etmiştim.. Mahmut konuşmaya çalışıyordu ama sesi yoğun bir üzüntünün, acının izlerini taşıyordu sanki.. Şaşırmıştı; ben "Neden aramadınız?" diye sitem edince.. "Haberin yok mu?" dedi.. Ben de, şaşkındım, çünkü ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu.. Ve sonunda Mahmut yüreğimi paramparça eden acı haberi verdi...
O gece taksi şöförüne evini tarif edip de, yolcu ettiğimiz, ayakta bile durmakta zorlanan Levent, Apartmanın 5.katından merdiven boşluğuna düşerek hayatını kaybetmişti maalesef.. Bunu duyduğum andaki üzüntümü anlatamam.. Henüz 28 yaşındaydı.. Çok parlak bir gelecek onun olabilirdi.. O, etrafına ışık saçardı çünkü.. Ama gitmişti, yoktu işte..
O gün Mahmut'la biraraya geldik ve dayanılmaz acımızı yaşadık sabaha kadar.. Teyp'de Ahmet KAYA durmadan o şarkıyı söylüyordu: "O Mahur beste çalar, Müjganla ben ağlaşırız".. Ahmet KAYA söyledi, Mahmut'la ben ağlaştık, günün ilk ışıklarına kadar.. İkimiz de, anlatılmaz bir acıyı ve pişmanlığı paylaşıyorduk..
O diyordu ki: "Keşke yalnız göndermeseydim. Ben götürseydim evine kadar"...
Ben de, diyordum ki: "Keşke izin verseydim.. Benimle gelseydi.. Şimdi yaşıyor olacaktı"...
Ama bu "keşke"lerin hiçbir önemi kalmamıştı artık.. Çünkü Levent, bizi pişmanlıklarımız, keşkelerimiz ve acılarımızla başbaşa bırakıp gitmişti..
Bu acı anı uzun zaman önce, yine yılın bu mevsiminde yaşanmıştı..
Şimdi yine bir yılbaşı gelmek üzre.. Ben hala o 'keşke'nin acısını tüm ağırlığıyla yüreğimde taşıyorum..
Mahmut artık böyle bir acı taşımıyor yüreğinde.. Çünkü bir zaman sonra da, onun o güzel yüreği acılara, yaşananlara daha fazla dayanamadı ve durdu.. O da, gitti.. O da, artık yok.. Ve o da, 40'lı yaşlarının henüz başındaydı gittiğinde..
Ahh be, Sevgili Arkadaşlarım.. Aceleniz neydi?.. Neden bu kadar erken gittiniz?..
Birazdan yine, "O Mahur beste"yi dinleyeceğim ve tek başına ağlayacağım.... Belki de, gün doğana kadar...... Görüşürüz.......
28 Kasım 2011 Pazartesi
NAMUSLU OLMASAYDINIZ KARDEŞİM.. ÇALIINNN...
Bu sistem soygun düzeni üzerine kurulu, soyuluyoruz diye..
Doğru.. Sistem, bireyleri onlara sezdirmeden, bazen de, göz göre göre soymaya programlanmış..
Yani devlet, açık açık hırsızlık, soygunculuk yapıyor.. Kendi vatandaşını soyup soğana çeviriyor.. Peki nasıl soyuluyor vatandaş?..
Örneğin bir soyulma şekli şu: Elektrik Faturaları..
Elektrik uygar dünyanın yaşamsal anlamda ihtiyaç duyduğu çok önemli ve değerli bir enerji kaynağı.. Artık evlerimizde, işyerlerimizde herşey elektrikle çalışıyor.. Yani uygar yaşam, elektrik enerjisi olmadan asla düşünülemiyor.. Ve tabii bu enerji kaynağını kullanmanın da, bir bedeli var. Üstelik çok pahalı bir bedel.. Çünkü elektrik enerjisini temin etmek oldukça pahalı ve zahmetli bir uğraş gerektiriyor.. O nedenle de, her ay dünyanın faturasını ödüyoruz elektriğe.....
Tabii hiç kimse gelen elektrik faturalarını incelemiyor. Yalnızca ödenmesi istenen meblağı ödüyor..
Kazara faturayı inceleyince de, şaşkına dönmemek olanaksız..
Meğer biz "elektrik bedeli" adı altında neler ödüyormuşuz da, farkında değilmişiz.. Örneğin:
-"PSH SAYAÇ OKU.B",
-"KK"BEDELİ",
-"T.R.T.PAYI".. Acaip bir ödeme kalemi daha,
-"İLET.SİS.KUL.BED"!!, (Ne olduğunu bilen var mı?)....
Bunlara benzer bir sürü, ne olduğu belirsiz ödeme kalemi gibi "KK"BEDELİ"nin de, ne olduğunu kimse bilmiyor.. Çünkü kurnazlık yapan Elektrik Şirketi kimse ne ödediğini farkedip de, itiraz etmesin diye bu ödeme kalemini yalnızca, "KK"BEDELİ" olarak belirtmiş..
Elektrik Şirketinden daha uyanık birisi de, merak etmiş ve "KK BEDELİ"nin ne olduğunu araştırmış.. Acı gerçek de, böyle ortaya çıkmış zaten.. O, Çok Güzel! Aptal yerine konduğumuz ve Soyulduğumuzun belgesi olan trajik gerçekse şu:
"KK" yani "KAYIP KAÇAK".. Peki ne demek bu "KAYIP KAÇAK??. Şu demek: Elektrik Hırsızları, Şereften Yoksun, Alçaklar, demek.. Yani, "Kaçak Elektrik Kullananlar" demek..
Tamam; hırsızlık genlerinde olan, kendilerini herkesten akıllı ve uyanık olarak gören bazı onursuzlar bu çok pahalı üretimi çalıyorlar..
-Peki bu durumda Elektrik İdaresi ya da, resmi makamlar ne yapıyor??.. O hırsızların peşine düşüp yaptıklarının hesabını soruyor mu?.
-Hayır.. Sormuyor.. Çalınan elektriğin parasını bu hırsızlardan tahsil etmek için bir çaba sarfediyor mu?.
-Hayır.. Etmiyor.. -Neden?. -Çünkü haklılar!!..
-Neden kendilerini yorup o hırsızlarla uğraşsınlar ki?.. Nasıl olsa diğer yanda da, her ay düzenli ödemesini yapan namuslu insanlar var.. Onların faturasına çaktırmadan bir ödeme kalemi daha ilave edersiniz, böylelikle de, namussuzların çaldıklarının bedelini namuslulardan tahsil etmiş olursunuz....
Ne güzel fikir değil mi??....
Namuslu olmanın da, bir bedeli var bu ülkede gördüğünüz gibi..
Hem de, ağır bir bedel.....
Şikayet etmeyin kardeşim!.. Siz de, çalın, çırpın, gasbedin!.. Madem sistem sizi soyuyor, üstelik salak yerine de, koyuyor, o zaman göze göz, dişe diş..
Siz de, sistemi soyun!!..
Şimdi oldu işte!.. Umarım herkes mutludur.. Zaten soyulmak birşey değil de, asıl asabımızı bozan sersem yerine konmak!..mı, acaba??..
Bu nasıl bir çelişkidir?.. Namuslu, yasalara saygılı bir yurttaş olursun; düzen tarafından soyulursun, kullanılırsın, sömürülürsün.. Ulusal ya da, uluslararası başarılar kazanan bir sporcu ya da, sanatçı olursun, bazı çevreler seni ayağından çekip yerin dibine sokmak, başarını yok saymak hatta karalamak için elinden geleni ardına koymaz.. Yani her başarının mutlaka bir cezası vardır..
Anlaşılan bu ülkede namuslu olmak da, başarılı olmak da, suç kardeşim... Olmaaa!.. İşte bu kadar.. Onca haksızlıktan, adaletsizlikten sonra bireylerin geldiği nokta bu mu, olmalı?..... Görüşürüz.....
27 Kasım 2011 Pazar
ANLAMLI BİR ÖYKÜ... VE BİR "SANATÇI-İNSAN" PORTRESİ..
Yıllar önceydi.. Oğlumun özel eğitim gördüğü okuldaki öğretmeni bir gün şöyle dedi: -"Ben Lösemili Çocuklara faydalı olmak için LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR VAKFI, LÖSEV'de gönüllü olarak çalışıyorum.. Onların tedavilerine katkı yapabilmek amacıyla bir gece düzenleniyor. Sizden ricam, bu gecede lösemili çocuklarımızın sergileyeceği bir tiyatro oyunu hazırlamanız"..
Tabii ki, böyle bir istek karşısında boynum kıldan inceydi.. Hemen kolları sıvadım ve ne yapabileceğimi düşündüm.. Ama bir sorun vardı.. Ben hiç reji çalışması yapmamıştım. Herhangi bir metni hiç oyunlaştırmamıştım.. Bu çalışmalar benim yapabileceklerimin, becerilerimin dışındaydı.
Birden ömrünü tiyatroya adamış, güzel yüreği tiyatro için çarpan bir arkadaşım geldi aklıma.. Ondan yardım istemeliydim.. İstedim de.. Koşarak geldi.. Hemen iki fıkrayı oyunlaştırdı ve getirdi.. Artık çocuklarla tanışma zamanı gelmişti..
Sevgili Arkadaşımla birlikte doğruca Ankara / Dışkapıdaki SSK Hastanesine, lösemili çocuklarımızın tedavi gördüğü servise gittik.. Doktorlar, hemşireler ve kimi çocuklarımızın anne ve babaları bizi bekliyordu.. Bekleyenlerin içinde en heyecanlı olanlar da, çocuklardı tabii.. Arkadaşım çocukları çalıştırma, yani oyunu sahneleme görevini zevkle üstlenmişti.. Ben de, ona yardım edecektim.. Doktorlar bizi uyardı.. Onları fazla yormamalıydık, uzun süre çalışamazlardı.. Hastalıkları buna izin vermiyordu.. Zaten oyunlar da, 30'ar dakika olarak düzenlenmişti..
Sanırım en büyüğü 15-16, en küçüğü 9-10 yaşlarında 10-12 çocuk vardı çalışmaya katılan.. Doktorların verdiği ön bilgi lösemili bir çocuğun, yapılan tedavi işe yaramazsa en fazla 15-16 yaşına kadar yaşayabileceği şeklindeydi.. Söylediklerine göre ölümleri de, son derece acılı ve dayanılmaz oluyordu.. Yani biz, o gün hastanede tanıştığımız çocukların birkaçını belki de, bir daha göremeyecektik. Bazılarını o gün son kez görüyor olabilirdik..
Bu durum herkesin kaldırabileceği bir gerçeklik değildi.. Çalışmaya başlamak için, sevgili arkadaşım provalara ayrılan odaya, çocukların yanına girdi veee kısa bir süre sonra da, ağlayarak kendisini dışarı zor attı.. "Ben bir daha oraya giremem" dedi ve gitti.. Yumuşacık, duygulu yüreği bu kabullenilmesi zor ve ağır gerçekliğe daha fazla dayanamamıştı..
Öylece kalakalmıştım.. Yapılması gereken çok özel ve önemli bir görev vardı ve iş başa düşmüştü.. Yani çocukları çalıştırmak, onları sahneye hazırlamak zorunlu olarak bana kalmıştı..
Gülümsemeye gayret ederek içeri girdim ve heyecanla bekleyen çocukların yanına oturdum.. Benimkisi derinliğini bilmediğim bir suya balıklama atlamak gibi bir şeydi.. Yani boynumu da, kırabilirdim o atlayışın sonucunda..
Arkadaşım zaten oyun metinlerini hazırlamıştı.. Ben de, kendi bildiklerimden ve deneyimlerimden yola çıkarak el yordamıyla bir çalışma yapacaktım çaresiz.. Aslında benim de, elim ayağım titriyordu ama belli etmemeye çabalıyordum.. Karşımda, ışıl ışıl parlayan gözlerle bana bakan bu güzel çocukların ölümcül bir hastalığa sahip olduğunu önce ben unutmalıydım ki, onlar da, unutabilsin, kısacık bir zaman diliminde bile olsa.. Onları bir oyunun provasına katılan "amatör sanatçılar" olarak görmeliydim..
Çocuklar çok istekli ve hevesliydi.. Okuma provasına başladık.. Bir yandan da, gözüm yavrularımın üzerindeydi, yormamaya örselememeye çalışıyordum.. Çalışma başlayalı bir saati geçmişti ama hiçbir çocukta yorgunluk, bıkkınlık, rahatsızlık belirtisi yoktu.. Tam tersine, büyük bir hevesle, son derece dinamik ve neşe içinde çalışıyorlardı.. Arasıra doktorlar çocukları gözetlemek için kapıdan şöyle bir bakıyorlar ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı..
Yapamayacağım diye çok korkmuştum ama, nasıl becerdim hala bende bilmiyorum, hep birlikte başardık.. Çocukların inanılmaz keyfi ve coşkusu bana da, direnme ve başarma gücü vermişti.. Zaten kısa bir süre kalmıştı yapılacak geceye.. Bir kaç kez daha çalıştıktan sonra artık sahneye çıkmaya hazırlardı..
Doktorlar o kadar çok şaşırdılar ki, çocukların bu direncine ve başarısına; O Gün şöyle Demişlerdi: "Bu çalışmayı yapmakla onlara nasıl bir güç ve yaşama sevinci verdiğinizi bilemezsiniz.. Bunu biz başaramıyoruz"..
Aslında ben birşey yapmamıştım.. Tiyatronun sihirli değneği değmişti onlara..
Kısa süre sonra LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR VAKFI, LÖSEV yararına yapılan gece Ankara'daki ünlü otellerden birinde gerçekleşti.. O gece çocuklarımın yanında olamadım ne yazık ki.. Onların sahnedeki başarılarını seyredebilme ayrıcalığını yaşayamadım maalesef.. Ama sevgili arkadaşım onlarla birlikteydi.. Ne kadar başarılı olduklarını, herkesin ne kadar çok beğenisini kazandıklarını ve nasıl mutlu olduklarını anlattı.. işte size tanıtmaya çalıştığım sevgili Arkadaşım yüreği bugün de, hala tiyatroyla çarpan "BİR SANATÇI VE İNSAN" sevgili Adnan ÇELİK, seni de, sevgiyle selamlıyorum ve teşekkür ediyorum..
Aradan bir süre geçmişti..
Bir alışveriş merkezindeydim.. Arkamdan birisi sesleniyordu, "Hocam" diye.. Döndüm baktım.. O müthiş çalışmaya katılan en büyük çocuklardan birisiydi seslenen; yanında da, annesi.. Düşünün, o hala hayattaydı ve ben onu bir kez daha ağzında maskesiyle ama dimdik ayakta görüyordum.. Acılı annesi ise bana minnet dolu gözlerle bakıyordu.. Kimbilir belki de, Sevgili Adnan ÇELİK ve ben kısacık ömürlerinde onların mutlu dakikalar geçirmelerine neden olmuştuk.. Hatta yaşama isteklerini tazelemelerine, güç kazanmalarına ve belki de, amansız hastalıklarına karşı inatla direnmelerine sebep olmuştuk .. Belki tiyatro'nun büyülü etkisi sayesinde ömürleri uzamıştı az da, olsa..
Zaten, ömür dediğiniz nedir ki.. Mutlu geçireceğiniz birkaç dakika değil mi?.. İşte böyle.. Geçmişten çok özel bir anı.. Görüşürüz..
24 Kasım 2011 Perşembe
ANLAMLI BİR ÖYKÜ... "NE MUTLU BANA ÇALMIŞLAR"..
Hani Facebook, Tweeter gibi sosyal sitelerde tweetlerimiz Retweet edildiğinde yani başkaları tarafından da, kullanıldığında, ya da, paylaşımlarımız beğenilip arkadaşlarımız tarafından da, paylaşıldığı zaman seviniyoruz. Beğenilmenin, iltifat görmenin, bir tür ödüllendirilmenin mutluluğunu yaşıyor, keyfini çıkarıyoruz öyle değil mi... İnsan böyle birşey işte.. Beğenilmek vazgeçilmez bir istek, bir gururlanma, övünme vesilesi.. Hele bu insan bir sanatçıysa, beğenilmek onun için neredeyse yaşamsal bir gereklilik.. Örneğin sahne sanatçıları için seyircinin alkışı dünyanın en büyük ödülüdür.. Bir sahne sanatçısı alkışsız yaşayamaz.. Sergilediği gösterinin sonunda alkışlanan sanatçı bütün yorgunluğunu unutur ve dünyanın en mutlu insanı haline gelir.. Biliyorum çünkü bizzat yaşadım..
Peki bu sanatçı bir ressam, bir yazar ya da, bir fotoğraf sanatçısıysa...
İşte, tam burada sizlerle hiç unutmadığım bir anımı paylaşmak istiyorum.. Yıllar önce sahibi olduğumuz Sanat Kültür Merkezimiz (ANKARA)SANATEVİ'nin Sanat Galerisinde ünlü bir fotoğraf sanatçısının "Renkli Fotoğraf" sergisini açmıştım. Sergideki eserlerin arasında harika bir fotoğraf vardı. Ustaca bir teknikle büyütülmüş kibrit fotoğrafı.. Serginin en güzel fotoğraflarından biriydi ve izleyenlerin büyük ilgisini çekiyor, çok beğeniliyordu.. Birgün, Galeride görevli sekreter bembeyaz bir yüzle geldi ve bu fotoğrafın duvardaki yerinde olmadığını söyledi.. Şimşek hızıyla Galeriye koştum. Gerçekten duvar boştu, fotoğrafın yerinde boş bir çivi duruyordu.. Maalesef bu harika fotoğraf, onu korumakla görevli sekreterin sorumsuzluğu ve görevini iyi yapamaması yüzünden çalınmıştı.. Ama asıl sorumlu bendim. Çünkü ben Kültür merkezinin ve Galerinin sahibiydim ve sanatçı benimle anlaşıp bu sergiyi bana emanet etmişti..
Düştüğüm durum hiç iç açıcı değildi.. Hem kendi adıma, hemde kurumum adına çok zor bir duruma düşmüştüm. Bu hırsızlık duyulduğu takdirde insanların SANATEVİ'mize karşı bir güvensizliği oluşacaktı ki, bu da, hiç hoş bir sonuç değildi..
Sorumsuz Sekretere kapının önü gösterildikten sonra, Fotoğraf sanatçısını aradım ve Galeri Kolleksiyonumuz için fotoğrafını satın almak istediğimizi ilettim. Tabii sevgili sanatçım, satmak değil hediye etmek konusunda israr etti ama ben satın almaya daha doğrusu hatamızı bu şekilde telafi etmeye kararlıydım.. Ne dediysem olmadı.. O da, fotoğrafı hediye etmekte direniyordu.. Sonunda, sanatçıma fotoğrafının çalındığını utana sıkıla itiraf etmek zorunda kaldım.. Gördüğüm tepki inanılmazdı.. Sanatçım bu habere çok sevindi, mutlu oldu... Düşünebiliyor musunuz?... Ben bir kınama beklerken, üzülen ve kızan bir insan göreceğimi zannederken, neredeyse bu haberden dolayı teşekkür aldım sanki..
... Ve bana şöyle dedi: "Düşünün birisi benim fotoğrafımı çok beğeniyor, ama satın alacak parası yok.. O kadar çok beğeniyor ki, çalıyor, çünkü fotoğraftan vazgeçemiyor, hırsızlığı göze alıyor.. Bir sanatçı için bundan büyük ödül olur mu?".....
Ben sulu gözlü biri oldum.. O zaman da, şaşkınlık ve sevinçten gözlerim dolmuştu.
Şimdi ise resmen ağlıyorum hatırlayınca o anları.... İşte sanatçı budur.. Umarım yeterince tarif edebilmişimdir..
Fotoğraf Sanatçısı İzzet KERİBAR'ı sevgiyle, saygıyla selamlıyorum..... Görüşürüz..
27 Ekim 2011 Perşembe
FUHUŞ YAPMAYACAKTINIZ!!!!..... Yaaa....
Başlık neden böyle biliyor musunuz? Çünkü bazı insanlar şöyle diyor: "Van Depremi Fuhuş yüzünden oldu. Allah fuhuş yapılıyor diye cezalandırdı".......
Veya üç binanın ikisi yıkılmış ama bir bina sapasağlam ayakta duruyor. Bu da "allahın işi" aşağılık, hırsız müteahhitin işi değil..
İşte böyle.. Yani onca insan ahlak dışı davrandığı için tanrının gazabına uğramış..
Anadolu yarımadasının hemen her bölgesi deprem kuşağı üzerinde. Van şehri de, bu kırıklardan birisinin üstünde. Yani deprem olması kaçınılmaz.. Ama, "deprem fuhuş yüzünden, ahlaksızlar yüzünden oldu" diyen maalesef! ki, yurttaşım!, Doğru.. Gerçekten bazı insanlar ahlaksız!, namussuz!, aç gözlü! olduğu için Van depremi bu kadar yıkıcı ve öldürücü oldu..
Ama bunlar fuhuş yapan ya da, yaptıran ahlaksızlar değil, Fay hattı üstüne, insan yaşamını değil de, kârını, kazanacağı parayı düşündüğü için malzemeden çalarak, betonarme görünümlü, kumdan, çürük evler yapan müteahhit, bu çürük yapılara, yan cebine rüşvet konduğu için onay veren yapı denetim kurumu elemanları veee en son da, rüşvetin aslan payını alan ve bu tabut evlere izin veren belediyeler...
Yani, Bermuda şeytan üçgeni değil, "Türkiye Çete Üçgeni".. Biz bu çeteyle daha önce de, karşılaştık. Binlerce insanın öldüğü, binlercesinin de, sakat kaldığı Marmara depreminde de, aynı Organize Çete başroldeydi. Yani deprem kuşağı üstündeki ülkemizin her bölgesinde bu üçgen karşımıza çıktı...
İşte ahlaksız da, bunlar, namussuz da, bunlar, alçak ve aşağılık katiller de, bunlar.. 7.2 şiddetinde bir deprem sonrasında koca bir şehir yerle bir oluyor, yüzlerce insan enkaz altında kalıyor ve arkasından inanılmaz bir kakafoni başlıyor.. Birileri üzüntü içinde ne yapması gerektiğini düşünüp hemen yardım için kollarını sıvarken başka birileri de, içlerindeki tüm ırkçılığı, ayrımcılığı ortaya saçarak, olaydan duydukları memnuniyeti en iğrenç nefret söylemleriyle gösteriyor...
Bazıları da, bu durumdan kendisine fayda sağlamaya çalışıyor ve acı içinde izlediğim korkunç görüntüler ortaya çıkıyor. Gelen yardım kamyonları TIR'lar hoyratça yağmalanıyor, el konuluyor ve zavallı depremzedeye satılmaya çalışılıyor. Hep aramızda kol gezen ahlaksız namusuzlar felaketi fırsata çevirip kazanç elde etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de, her türlü yalanı, dini, imanı ne kadar kutsalımız varsa hepsini kullanıyorlar. Bu arada herşeyini kaybeden kış başında tek başına ortada kalan insanlar, soğuğun, yağmurun, karın altında aç, susuz, üşüyerek hayata tutunmaya çalışıyor.

Onlara en önce yardım götürmesi ve felaketzedelerin yaralarını sarması gereken bir kurumumuz var. Bilirsiniz adı KIZILAY. Yani herkesin yakından bildiği, yağma, talan ve soygunun uzuunn yıllardır sürdüğü, bu nedenle de, artık kimsenin güvenmediği bir kurumumuz KIZILAY... Düşündükçe dehşete kapılırım. Bu kadar eski ve Kocaman bir yardım kurumu nasıl bu hale gelmiştir. Bağışlananların paylaşıldığı, satıldığı, depolarda çürütüldüğü, yine bağışlanan kanların atıldığı, döküldüğü, maalesef çürümüş, kokmuş bir kurumumuzdur KIZILAY.. Bölgeye yardım götürürken nasıl bir ulaşım ve dağıtım güvenliği sağlandıysa! Kızılay'ın tam 17 TIR'ı ve bir Çadır Kent'i yağmalanıyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamıyor. Bunu da, bizzat büyük bir acz içinde, Kızılay Genel Başkanı açıklıyor. Belediyenin bir yardım kamyonunun nasıl vahşice yağmalandığına ise canlı yayında ben tanık oldum..
Görünen tablo çok iç karartıcı.. Doğal felaketlerle içiçe yaşadığımız bu coğrafyada hiç bir güvenliğimiz ve garantimiz yok. Güveneceğimiz sırtımızı dayayacağımız kurumlar tel tel dökülüyor.. Bu çürümüş kurumların dayanılacak bir yanı kalmamış.. İnsanların bir kısmı ise vicdan ve merhametten tamamen yoksun..Üstelik yüreklerini de, kurum bağlamış.. Van'da enkaz altında kalıp ölenler için, neredeyse zil takıp oynayacaklar.. Sevinçlerini saklama gereği de, duymuyor, büyük bir küstahlıkla gösteriyorlar.. Bana gelince, üzgünüm, kırgınım, öfkeliyim, hemde, çookk... Görüşürüz... Daha güzel ve ışıklı günlerde....
Veya üç binanın ikisi yıkılmış ama bir bina sapasağlam ayakta duruyor. Bu da "allahın işi" aşağılık, hırsız müteahhitin işi değil..
İşte böyle.. Yani onca insan ahlak dışı davrandığı için tanrının gazabına uğramış..
Anadolu yarımadasının hemen her bölgesi deprem kuşağı üzerinde. Van şehri de, bu kırıklardan birisinin üstünde. Yani deprem olması kaçınılmaz.. Ama, "deprem fuhuş yüzünden, ahlaksızlar yüzünden oldu" diyen maalesef! ki, yurttaşım!, Doğru.. Gerçekten bazı insanlar ahlaksız!, namussuz!, aç gözlü! olduğu için Van depremi bu kadar yıkıcı ve öldürücü oldu..
Ama bunlar fuhuş yapan ya da, yaptıran ahlaksızlar değil, Fay hattı üstüne, insan yaşamını değil de, kârını, kazanacağı parayı düşündüğü için malzemeden çalarak, betonarme görünümlü, kumdan, çürük evler yapan müteahhit, bu çürük yapılara, yan cebine rüşvet konduğu için onay veren yapı denetim kurumu elemanları veee en son da, rüşvetin aslan payını alan ve bu tabut evlere izin veren belediyeler...
Yani, Bermuda şeytan üçgeni değil, "Türkiye Çete Üçgeni".. Biz bu çeteyle daha önce de, karşılaştık. Binlerce insanın öldüğü, binlercesinin de, sakat kaldığı Marmara depreminde de, aynı Organize Çete başroldeydi. Yani deprem kuşağı üstündeki ülkemizin her bölgesinde bu üçgen karşımıza çıktı...
İşte ahlaksız da, bunlar, namussuz da, bunlar, alçak ve aşağılık katiller de, bunlar.. 7.2 şiddetinde bir deprem sonrasında koca bir şehir yerle bir oluyor, yüzlerce insan enkaz altında kalıyor ve arkasından inanılmaz bir kakafoni başlıyor.. Birileri üzüntü içinde ne yapması gerektiğini düşünüp hemen yardım için kollarını sıvarken başka birileri de, içlerindeki tüm ırkçılığı, ayrımcılığı ortaya saçarak, olaydan duydukları memnuniyeti en iğrenç nefret söylemleriyle gösteriyor...
Bazıları da, bu durumdan kendisine fayda sağlamaya çalışıyor ve acı içinde izlediğim korkunç görüntüler ortaya çıkıyor. Gelen yardım kamyonları TIR'lar hoyratça yağmalanıyor, el konuluyor ve zavallı depremzedeye satılmaya çalışılıyor. Hep aramızda kol gezen ahlaksız namusuzlar felaketi fırsata çevirip kazanç elde etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de, her türlü yalanı, dini, imanı ne kadar kutsalımız varsa hepsini kullanıyorlar. Bu arada herşeyini kaybeden kış başında tek başına ortada kalan insanlar, soğuğun, yağmurun, karın altında aç, susuz, üşüyerek hayata tutunmaya çalışıyor.

Onlara en önce yardım götürmesi ve felaketzedelerin yaralarını sarması gereken bir kurumumuz var. Bilirsiniz adı KIZILAY. Yani herkesin yakından bildiği, yağma, talan ve soygunun uzuunn yıllardır sürdüğü, bu nedenle de, artık kimsenin güvenmediği bir kurumumuz KIZILAY... Düşündükçe dehşete kapılırım. Bu kadar eski ve Kocaman bir yardım kurumu nasıl bu hale gelmiştir. Bağışlananların paylaşıldığı, satıldığı, depolarda çürütüldüğü, yine bağışlanan kanların atıldığı, döküldüğü, maalesef çürümüş, kokmuş bir kurumumuzdur KIZILAY.. Bölgeye yardım götürürken nasıl bir ulaşım ve dağıtım güvenliği sağlandıysa! Kızılay'ın tam 17 TIR'ı ve bir Çadır Kent'i yağmalanıyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamıyor. Bunu da, bizzat büyük bir acz içinde, Kızılay Genel Başkanı açıklıyor. Belediyenin bir yardım kamyonunun nasıl vahşice yağmalandığına ise canlı yayında ben tanık oldum..
Görünen tablo çok iç karartıcı.. Doğal felaketlerle içiçe yaşadığımız bu coğrafyada hiç bir güvenliğimiz ve garantimiz yok. Güveneceğimiz sırtımızı dayayacağımız kurumlar tel tel dökülüyor.. Bu çürümüş kurumların dayanılacak bir yanı kalmamış.. İnsanların bir kısmı ise vicdan ve merhametten tamamen yoksun..Üstelik yüreklerini de, kurum bağlamış.. Van'da enkaz altında kalıp ölenler için, neredeyse zil takıp oynayacaklar.. Sevinçlerini saklama gereği de, duymuyor, büyük bir küstahlıkla gösteriyorlar.. Bana gelince, üzgünüm, kırgınım, öfkeliyim, hemde, çookk... Görüşürüz... Daha güzel ve ışıklı günlerde....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








