26 Şubat 2012 Pazar

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL'İ UĞURLARKEN... ORADAYDIM...


"İncecikti,
Gül dalıydı,
Dokunsam kırılacaktı,
Dokunmadım,
Kurudu".. Hasan Hüseyin KORKMAZGİL...

Onu kaybedeli tam 28 yıl olmuş.. Şair, Hasan Hüseyin KORKMAZGİL'den sözediyorum.. Önceleri yalnızca hayran olduğum şiirlerinden tanıdığım Hasan Ağabey'le, Basın Halkla İlişkiler Danışmanlığını üstlendiğim, kendi Sanat, Kültür Merkezimiz (Ankara) SANATEVİ'nin faaliyette olduğu dönemde tanışma, arkadaş olma şansı bulmuştum.. Harika şairliğinin yanısıra da, harika bir insandı.. Sevgi dolu, duyarlı, coşkulu, sıcacık bir dosttu.. Üstelik çok yakışıklı bir adamdı.. Enine boyuna, hani derler ya, "aslan gibi" diye öyle bir erkekti.. Aslan gibi denilmesinin bir sebebi de, o gür ve tıpkı aslan yelesine benzeyen bembeyaz saçlarıydı..
Hasan Ağabey'le en son ortak bir arkadaşımızın cenaze töreninde, onun mezarı başında birlikteydik. Erken yaşta kaybettiğimiz arkadaşımıza çok üzülmüştü ve bu üzüntüsü acılı bakışlarında tüm açıklığıyla görünüyordu.. Yanımdaydı, mezar başındaydık ve o sanki donmuş gibi bakıyordu boşluğa.. O görüntüsü, o aslan yelesi saçları ve yakışıklılığı belleğime kazındı ve öylece kaldı.. Bu Hasan ağabeyi sağlıklı olarak son görüşümdü.. Daha sonra o herkesin bildiği rahatsızlık süreci başladı ve onu kaybettik..


Uğurlama Töreni 12.Eylül.1980 Darbesinden birkaç yıl sonrasına denk gelmişti.. Yaşadığımız korkunç ve acı yıllardan sonra ilk kez binlerce insan biraraya gelmiş ve tüm bu acı olaylara karşı sessiz bir protesto gösterisi sergilemişti.. Kalabalık çok yoğundu.. O günler, 3-5 kişinin bile biraraya gelmekten korktuğu, gelirse de, takibata uğradığı günlerdi. Ama darbeden sonra ilk defa, meydanlara sığmayan kalabalık camiden Karşıyaka mezarlığına kadar sessizce ama dimdik ve kararlı bir şekilde yürüdü.. Acı, hüzün ve öfkenin görüntüsü o kadar belirgindi ki, sanki bütün bu duygular ayaklanmış yürüyordu.. Mezarlığa vardığımız zaman Hasan Ağabey'in tabutunun üzerine Ay yıldızlı bayrağımızı örttüler.. Veee çok büyük bir suç işlemiş!! oldular.. Birara Hasan Ağabeyin mezarına yakın bir yerde Ünlü Boksör Celal SANDAL'ı gördüm ve şöyle düşündüm: "Herhalde onun da, bir kaybı var".. Oysa yanılmıştım.. Başından beri farkedemediğim bir şey vardı.. Ortalık polis kaynıyordu ve Celal SANDAL da, bir polis olduğu için görevli olarak orada bulunuyordu..

Defin işlemi tamamlandı. Bu arada ben de, mezarlığın kapısına yakın bir yerde parketmiş arabalardan birinin üstüne koyduğum Hasan Hüseyin KORKMAZGİL posterlerini dağıtıyordum törene gelenlere.. Birden o ana kadar farkedemediğim polisler, rastgele törendekileri gözaltına almaya başladı.. Meğer, üstüne posterleri koyduğum araba da, polislere aitmiş... Benim önümde o arabalara insanları zorla bindirmeye başladılar.. Bu arada Hasan ağabeyin sevgili eşi Azime Abla telaşla geldi ve müdahale etti: "Ben eşiyim, neler oluyor?" diye.. Polisler onu da, arabaya bindirdiler ve yanıt verdiler: "Tabutun üstüne Türk Bayrağı örttünüz".. Yani bunu yapanlar çok büyük bir suç işlemişlerdi ve onlara da, gelen binlerce insana da, hadleri bildirilmeliydi, gözleri fena halde korkutulmalıydı.. Amaç buydu ve on'larca insan arabalara tıkıştırıldı, götürüldü.. Diğer yanda töreni organize eden, ressam ve heykeltraş Mükremin MUNGAN (Artık o, da yok) kendisini paralıyor, "Neler oluyor?, Neden insanları topluyorsunuz?" diye sorular sorup duruyordu.. Tabii bir arabaya da, o bindirildi.. Ben donmuş gibi olanları izlerken Sevgili Dostum Gazeteci Mustafa EKMEKÇİ yanıma geldi; elinde herzaman yanında taşıdığı not defteri ve kalemiyle.. "Emelciğim en yakında sen vardın, neler oldu? kimleri götürdüler?" diye benden bilgi almaya çalışıyordu, ışıklar içinde uyusun.. Gördüklerimi, gözümün önünde yaşanan şiddeti, hoyratlığı elimden geldiğince ona aktarmaya çalıştım.. Hemen sonrasında da, nereye götürüldüklerini bilmediğimiz arkadaşlarımızın akıbetini öğrenmek ve olayları takip etmek için birkaç arkadaş doğruca Cumhuriyet Gazetesine Sevgili Jülide GÜLİZAR'ın yanına gittik..(O da, ışıklar içinde uyusun).. Gazeteden Emniyet Genel Müdürlüğüne telefonlar açıldı, sorular soruldu ve sonunda aynı günün akşamı serbest bırakıldı arkadaşlarımız..

İşte böyle Hasan Ağabey.. Senin arkandan bunlar yaşandı.. Olsun.. Zaten biz de, sen de, bu ülkede neler yaşamadık ki.. Sana minnettarım.. Bıraktığın o harika şiirler için.. Ve bana seni tanıma, arkadaşın olma şansı verdiğin için.. Yıldızlar yağsın üzerine..

Tarihe kayıt düşmek ve sizlerle paylaşmak istedim.. Görüşürüz..

18 Ocak 2012 Çarşamba

PULSUZ DİLEKÇE.....




SEVGİLİ ANNE BABALAR,
BAKIN, KULAK VERİN, DİNLEYİN. ÇOCUĞUNUZ SİZE SESLENİYOR..

Değerli Bilim Adamı Profesör Doktor Atalay YÖRÜKOĞLU'nun anısına....

"Sevgili Anneciğim, Babacığım,

Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim:
Sürekli bir büyüme ve değişim içindeyim. Sizin çocuğunuz olsam da, sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni tanımaya ve anlamaya çalışın. Deneme ile öğrenirim. Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz. Oyunda, arkadaşlıkta, uğraşlarımda özgürlük tanıyın.

Beni her yerde, her zaman koruyup kollamayın. Büyümeyi çok istiyorsam da, ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemsemeyin. Ama siz beni şımartmayın. Hep çocuk kalmak isterim sonra. Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ama siz verdikçe alamadan edemiyorum.
Bana yerli yersiz söz de, vermeyin. Sözünüzü tutmadığınızda sizlere güvenim azalıyor. Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem. Ancak, hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum. Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor, hem de bundan yararlanmadan edemiyorum.

Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları çabuk unuturum. Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder. Çok konuşup çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri pek duymam. Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır. "Ben senin yaşında iken ..." diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım.

Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın. Bana yanılma payı bırakın. Beni korkutup sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın. Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın. Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin. Ceza vermeden önce beni dinleyin. Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim. Beni dinleyin. Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun.

Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın. Ama başarabileceğim işleri bekleyin. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni destekleyin; hiç değilse çabamı övün. Beni başkalarıyla karşılaştırmayın, umutsuzluğa kapılırım. Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın; bana süre tanıyın.

Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin. Beni köşeye sıkıştırmayın; yalana sığınmak zorunda kalırım. Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın. Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın. Unutmayın ki, bende sizi yabancıların önünde zor duruma düşürebilirim.
Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz; tersine, arttırır. Aslında ben sizi olduğunuzdan daha iyi görüyorum Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.

Biliyorum ara sıra sizi üzüyor, belki de düş kırıklığına uğratıyorum. Bana verdiklerinizin yanında benden istediklerinizin çok olmadığını biliyorum.
Yukarıda istediğim istekler size çok geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim; yeter ki, beni ben olarak seveceğinize inancım sarsılmasın.
Benden, “örnek çocuk" olmamı istemezseniz, bende sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem. Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter.
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi. Ama seçme hakkım olsaydı,sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim... Sevgiler... Çocuğunuz...."

Bu harika Mektup Profesör Doktor Atalay YÖRÜKOĞLU'nun, "ÇOCUK RUH SAĞLIĞI" Adlı kitabının "Son Sözü"dür.. İstedim ki, birkez daha okunsun ve kayıt altına alınsın.. Prof.Dr.Atalay YÖRÜKOĞLU bence, ülkemizde kendi dalında, yani "Çocuk Ruh Sağlığı", "Gençlik Çağı ve Sorunları" konularında rakipsiz bir hekimdi.. Oğlumun da, benim de, yol göstericimiz ve sevgili dostumdu..
2.Ekim.2004 Yılında kaybettiğimiz Saygın bilim insanı:
Prof.Dr.Atalay YÖRÜKOĞLU'nu özlemle ve saygıyla anıyorum.. Işıklar içinde uyusun.. Görüşürüz..

27 Aralık 2011 Salı

MERHABA 2012... MUTLU YILLAR...






Yeni yıla girmeye o kadar az kaldı ki.. Nasıl heyecanlıyım bilseniz.. Yine bir telaş içinde yılbaşı hazırlığı yapmaya çabalıyorum.. Sanırım bu yeni yıl heyecanını ömrüm boyunca hep yaşayacağım.. Ama aslında bu çok güzel.. Sanki yaklaşan İlkbahar gibi.. İlkbahar gelirken nasıl da, yüreğimiz kıpır kıpır olur düşünsenize.. Ya da, aşık oluyorsunuz gibi.. Hani insanın kalbi tatlı tatlı çarpar, kendisini bir başka hisseder ya, işte öyle.. Anlaşılan ben de, bu yılbaşılara aşığım.. Her yeni yıl yaklaştığı zaman aynı tatlı heyecanı yaşamaya başlıyorum..
Aslında ilginç bir durum.. Bir yıl bittiğinde ertesi gün farklı bir evrene girilmiyor ki.. Yaşadığımız o günün de, yılın diğer günlerinden bir farkı yok ama, gelin bunu bana anlatın.. Bilirsiniz şöyle bir inanış vardır.. "Yaşananlar acısıyla tatlısıyla geçen yılda kalsın.. Yeni yıl, yeni umutlar, yeni beklentiler, yeni mutluluklar getirsin" denir.. Oysa yaşanan ne varsa eski yılda, yeni yılda da, sürer gider.. Doğrusu da bu zaten.. Yıllar arasında bir nokta yok ki, cümleyi bitiresin..
Ama yine de, ben kendimi kandırmaya devam edeceğim.. Eski yıl gitmek üzre.. Giderken de, ondan ricam, yaşanan bütün acıları, üzüntüleri, sıkıntıları yanında götürsün.. Yani bütün o yaşadığım, karabasandan geriye bir şey kalmasın..
Geçen yıl demişim ki, "2010'da yaşadıklarımı 2011'de yaşamak istemiyorum".. İyi ki, de, demişim.. Biri bana fena kızdı anlaşılan.. "Sen misin, 2010'da yaşadıklarını beğenmeyen?.. Ben sana daha beterini yaşatayım da, görürsün beğenmemenin ne demek olduğunu" dedi ve benim acılar, sıkıntılar ikiye katlandı.. Yapacak bir şey yok.. Başa gelenle başedeceksin, ayakta kalmak için.. Ben de, öyle yaptım zaten..
Ve işte bu yılı da, bitiriyoruz.. Her şeye rağmen, birinin kızmasını da, göze alarak, yine aynı şeyleri diliyorum..
Çekilen tüm acıları ve sıkıntıları geçtiğimiz yılda bırakmak ve yeni yılda biraz rahat nefes almak istiyorum..
Aslında Yılbaşılar bir yana da, ben yaşamın kendisine aşığım.. Acısıyla, sevinciyle her tür yanıyla o kadar güzel ki, yaşam.. Yalnız bu arada gözden kaçırdığım birşey var.. Biraz fazla tatsız bir konu.. Hani "yıllar gidiyor, aman ne güzel yeni bir yıla giriyoruz" diye seviniyorum ya, bu arada her yeni yılla birlikte bir yaş daha yaşlandığımı unutuyorum.. Çünkü yeni yılla birlikte benim doğum günüm de, geliyor.. Ne kadar sevimsiz bir konu değil mi?.. Neyse, gözden kaçırmaya devam edeyim en iyisi.. Yoksa hiç sevincim, heyecanım filan kalmayacak..
Benim yeni yıldan beklediklerim bunlar, rahat bir nefes, sevgi ve tabii ki, mutlaka sağlık.. Sağlık olmazsa hiçbir şeyin değeri yok inanın..
Ne kadar dilesem de, biliyorum ki, bu yıl ve bundan sonraki yıllarda da, yeryüzünden savaşlar eksik olmayacak.. Ölümler durmayacak.. Yine de, inadına B A R I Ş diyorum.. Ülkemde ve Dünya'da B A R I Ş... Tıpkı Büyük Önder Atatürk'ün dediği gibi "YURTTA SULH, CİHANDA SULH"..
Veee tüm Ailem, tüm sevgili Arkadaşlarım, tüm Sevdiklerim, Sizlere de, mutluluk, sağlık, huzur dolu gönlünüzce bir yıl diliyorum.. Yeni yılda da, birlikte olmak ve öykülerde buluşmak dileğiyle... (Seneye) Görüşürüz... (Şu kötü espriyi yapmadan geçemedim)..

21 Aralık 2011 Çarşamba

NOEL ÜLKEMDE VE DÜNYADA KUTLAYAN HERKESE KUTLU OLSUN..


Her Yıl Dünya'nın birçok bölgesinde 22 Aralık günü Noel Tatili Başlar ve 25 Aralık günü de, Hristiyanlar "Noel Bayramlarını" kutlar. Noel Bayramı Hristiyanların en önemli bayramıdır. Çünkü Hristiyanlar Noel'i İsa Peygamberin Doğum Günü olarak kabul eder.. Yarın Noel Tatili başlıyor.. Üç gün sonra da, Noel.. Ülkemde ve Dünyada kutlayan herkesin Noel Bayramını ben de, kutluyorum.. Tabii arkasından da, 31 Aralık Gecesi,
Y I L B A Ş I.... ŞİMDİDEN MUTLU YILLAR DİLERİM..

Yeni yıldan önce görüşmek dileğiyle..

5 Aralık 2011 Pazartesi

"O MAHUR BESTE ÇALAR, MÜJGANLA BEN AĞLAŞIRIZ"... ACI BİR ANI..


Ahmet KAYA'nın seslendirdiği bu şarkıyı bilirsiniz.. Sözleri Attila İLHAN'a, Bestesi Ahmet KAYA'ya ait olan bu şarkının kırık, acı veren bir anısı vardır bende.. Ne zaman duysan gözlerim dolar, ağlarım.. Özellikle de, yılın bu mevsiminde..
Seneler önceydi.. Bir kış akşamı birkaç arkadaş biraraya gelmiş, bir barda sohbeti paylaşıyorduk.. Birbirlerini çok seven ve çok iyi arkadaş olan sevgili arkadaşlarım Levent, Mahmut ve bazı gazeteci arkadaşlarımla birlikteydik..
Gece güzeldi, sohbet güzeldi.. Herkes mutluydu.. Ama Levent hiç de, mutlu görünmüyordu.. Belli ki, bir derdi vardı.. Aldığı alkolün de, etkisiyle kendisine, başını koyacak bir omuz arıyordu anlaşılan ve bu omuzun sahibi olarak da, beni seçmişti..
Levent iyi eğitimli, çok yakışıklı ve çok parlak bir erkekti.. Henüz 20'li yaşlarının sonlarındaydı ve etrafından güzel kızlar hiç eksik olmazdı.. Ama o akşam gerçekten dertliydi ve derdinin ne olduğunu da, kimse bilmiyordu.. Hepimiz geceyi sonlandırmaya ve evlerimize gitmeye karar vermiştik. Yalnızca Mahmut işine gidecekti.. Çünkü bir günlük gazetede çalışıyordu ve o gece nöbetçiydi.. Bardan kalktık ama Levent kendi evine gitmemekte direniyordu.. İlle de, benimle gelecek, benim misafirim olacak ve belki omuzumda ağlayacaktı.. Bunu çok istiyordu ve israr ediyordu..
Keşke kabul etseydim.. Ama etmedim.. Değil yürümek, ayakta bile durmakta zorlanan Levent'i Mahmut'la birlikte bir taksiye bindirip sürücüye evini tarif ettik.. Ve onu taksi şöförüne emanet ederek yolcu ettik.. Daha sonra da, Mahmut görevinin başına bizler de, evlerimize doğru yola çıktık..
O gece bazı planlar da, yapmıştık.. Yılbaşı yaklaşıyordu ve biz yeni yılı hep birlikte karşılayalım diye düşünüyorduk.. Bir aya yakın bir süre vardı yeni yıla girmeye.. Bu arada haberleşip, programımızı kesinleştiririz diye de, sözleştik.. O, bir ay içerisinde Levent ya da, Mahmut beni arayacakdı.. Ama kimse aramadı beni.. Yılbaşı geçti... Kırılmıştım onlara.. Neden, aramamışlardı ki?..
Yeni yılın ilk günleriydi.. Mahmut'tan bir telefon geldi.. Tabii ki, sitem ederek karşıladım onu.. Üstelik merak da, etmiştim.. Mahmut konuşmaya çalışıyordu ama sesi yoğun bir üzüntünün, acının izlerini taşıyordu sanki.. Şaşırmıştı; ben "Neden aramadınız?" diye sitem edince.. "Haberin yok mu?" dedi.. Ben de, şaşkındım, çünkü ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu.. Ve sonunda Mahmut yüreğimi paramparça eden acı haberi verdi...
O gece taksi şöförüne evini tarif edip de, yolcu ettiğimiz, ayakta bile durmakta zorlanan Levent, Apartmanın 5.katından merdiven boşluğuna düşerek hayatını kaybetmişti maalesef.. Bunu duyduğum andaki üzüntümü anlatamam.. Henüz 28 yaşındaydı.. Çok parlak bir gelecek onun olabilirdi.. O, etrafına ışık saçardı çünkü.. Ama gitmişti, yoktu işte..
O gün Mahmut'la biraraya geldik ve dayanılmaz acımızı yaşadık sabaha kadar.. Teyp'de Ahmet KAYA durmadan o şarkıyı söylüyordu: "O Mahur beste çalar, Müjganla ben ağlaşırız".. Ahmet KAYA söyledi, Mahmut'la ben ağlaştık, günün ilk ışıklarına kadar.. İkimiz de, anlatılmaz bir acıyı ve pişmanlığı paylaşıyorduk..
O diyordu ki: "Keşke yalnız göndermeseydim. Ben götürseydim evine kadar"...
Ben de, diyordum ki: "Keşke izin verseydim.. Benimle gelseydi.. Şimdi yaşıyor olacaktı"...
Ama bu "keşke"lerin hiçbir önemi kalmamıştı artık.. Çünkü Levent, bizi pişmanlıklarımız, keşkelerimiz ve acılarımızla başbaşa bırakıp gitmişti..
Bu acı anı uzun zaman önce, yine yılın bu mevsiminde yaşanmıştı..
Şimdi yine bir yılbaşı gelmek üzre.. Ben hala o 'keşke'nin acısını tüm ağırlığıyla yüreğimde taşıyorum..
Mahmut artık böyle bir acı taşımıyor yüreğinde.. Çünkü bir zaman sonra da, onun o güzel yüreği acılara, yaşananlara daha fazla dayanamadı ve durdu.. O da, gitti.. O da, artık yok.. Ve o da, 40'lı yaşlarının henüz başındaydı gittiğinde..
Ahh be, Sevgili Arkadaşlarım.. Aceleniz neydi?.. Neden bu kadar erken gittiniz?..
Birazdan yine, "O Mahur beste"yi dinleyeceğim ve tek başına ağlayacağım.... Belki de, gün doğana kadar......     Görüşürüz.......

28 Kasım 2011 Pazartesi

NAMUSLU OLMASAYDINIZ KARDEŞİM.. ÇALIINNN...

Herkes şikayet ediyor..
Bu sistem soygun düzeni üzerine kurulu, soyuluyoruz diye..
Doğru.. Sistem, bireyleri onlara sezdirmeden, bazen de, göz göre göre soymaya programlanmış..
Yani devlet, açık açık hırsızlık, soygunculuk yapıyor.. Kendi vatandaşını soyup soğana çeviriyor.. Peki nasıl soyuluyor vatandaş?..
Örneğin bir soyulma şekli şu: Elektrik Faturaları..
Elektrik uygar dünyanın yaşamsal anlamda ihtiyaç duyduğu çok önemli ve değerli bir enerji kaynağı.. Artık evlerimizde, işyerlerimizde herşey elektrikle çalışıyor.. Yani uygar yaşam, elektrik enerjisi olmadan asla düşünülemiyor.. Ve tabii bu enerji kaynağını kullanmanın da, bir bedeli var. Üstelik çok pahalı bir bedel.. Çünkü elektrik enerjisini temin etmek oldukça pahalı ve zahmetli bir uğraş gerektiriyor..
O nedenle de, her ay dünyanın faturasını ödüyoruz elektriğe.....
Tabii hiç kimse gelen elektrik faturalarını incelemiyor. Yalnızca ödenmesi istenen meblağı ödüyor..

Kazara faturayı inceleyince de, şaşkına dönmemek olanaksız..
Meğer biz "elektrik bedeli" adı altında neler ödüyormuşuz da, farkında değilmişiz.. Örneğin:
-"PSH SAYAÇ OKU.B",
-"KK"BEDELİ",
-"T.R.T.PAYI".. Acaip bir ödeme kalemi daha,
-"İLET.SİS.KUL.BED"!!, (Ne olduğunu bilen var mı?)....
Bunlara benzer bir sürü, ne olduğu belirsiz ödeme kalemi gibi "KK"BEDELİ"nin de, ne olduğunu kimse bilmiyor.. Çünkü kurnazlık yapan Elektrik Şirketi kimse ne ödediğini farkedip de, itiraz etmesin diye bu ödeme kalemini yalnızca, "KK"BEDELİ" olarak belirtmiş..
Elektrik Şirketinden daha uyanık birisi de, merak etmiş ve "KK BEDELİ"nin ne olduğunu araştırmış.. Acı gerçek de, böyle ortaya çıkmış zaten.. O, Çok Güzel! Aptal yerine konduğumuz ve Soyulduğumuzun belgesi olan trajik gerçekse şu:

"KK" yani "KAYIP KAÇAK".. Peki ne demek bu "KAYIP KAÇAK??. Şu demek: Elektrik Hırsızları, Şereften Yoksun, Alçaklar, demek.. Yani, "Kaçak Elektrik Kullananlar" demek..

Tamam; hırsızlık genlerinde olan, kendilerini herkesten akıllı ve uyanık olarak gören bazı onursuzlar bu çok pahalı üretimi çalıyorlar..
-Peki bu durumda Elektrik İdaresi ya da, resmi makamlar ne yapıyor??.. O hırsızların peşine düşüp yaptıklarının hesabını soruyor mu?.
-Hayır.. Sormuyor.. Çalınan elektriğin parasını bu hırsızlardan tahsil etmek için bir çaba sarfediyor mu?.
-Hayır.. Etmiyor.. -Neden?. -Çünkü haklılar!!..
-Neden kendilerini yorup o hırsızlarla uğraşsınlar ki?.. Nasıl olsa diğer yanda da, her ay düzenli ödemesini yapan namuslu insanlar var.. Onların faturasına çaktırmadan bir ödeme kalemi daha ilave edersiniz, böylelikle de, namussuzların çaldıklarının bedelini namuslulardan tahsil etmiş olursunuz....
Ne güzel fikir değil mi??....
Namuslu olmanın da, bir bedeli var bu ülkede gördüğünüz gibi..
Hem de, ağır bir bedel.....
Şikayet etmeyin kardeşim!.. Siz de, çalın, çırpın, gasbedin!.. Madem sistem sizi soyuyor, üstelik salak yerine de, koyuyor, o zaman göze göz, dişe diş..
Siz de, sistemi soyun!!..
Şimdi oldu işte!.. Umarım herkes mutludur.. Zaten soyulmak birşey değil de, asıl asabımızı bozan sersem yerine konmak!..mı, acaba??..

Bu nasıl bir çelişkidir?.. Namuslu, yasalara saygılı bir yurttaş olursun; düzen tarafından soyulursun, kullanılırsın, sömürülürsün.. Ulusal ya da, uluslararası başarılar kazanan bir sporcu ya da, sanatçı olursun, bazı çevreler seni ayağından çekip yerin dibine sokmak, başarını yok saymak hatta karalamak için elinden geleni ardına koymaz.. Yani her başarının mutlaka bir cezası vardır..
Anlaşılan bu ülkede namuslu olmak da, başarılı olmak da, suç kardeşim... Olmaaa!.. İşte bu kadar.. Onca haksızlıktan, adaletsizlikten sonra bireylerin geldiği nokta bu mu, olmalı?..... Görüşürüz.....

27 Kasım 2011 Pazar

ANLAMLI BİR ÖYKÜ... VE BİR "SANATÇI-İNSAN" PORTRESİ..


Yıllar önceydi.. Oğlumun özel eğitim gördüğü okuldaki öğretmeni bir gün şöyle dedi: -"Ben Lösemili Çocuklara faydalı olmak için LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR VAKFI, LÖSEV'de gönüllü olarak çalışıyorum.. Onların tedavilerine katkı yapabilmek amacıyla bir gece düzenleniyor. Sizden ricam, bu gecede lösemili çocuklarımızın sergileyeceği bir tiyatro oyunu hazırlamanız"..
Tabii ki, böyle bir istek karşısında boynum kıldan inceydi.. Hemen kolları sıvadım ve ne yapabileceğimi düşündüm.. Ama bir sorun vardı.. Ben hiç reji çalışması yapmamıştım. Herhangi bir metni hiç oyunlaştırmamıştım.. Bu çalışmalar benim yapabileceklerimin, becerilerimin dışındaydı.
Birden ömrünü tiyatroya adamış, güzel yüreği tiyatro için çarpan bir arkadaşım geldi aklıma.. Ondan yardım istemeliydim.. İstedim de.. Koşarak geldi.. Hemen iki fıkrayı oyunlaştırdı ve getirdi.. Artık çocuklarla tanışma zamanı gelmişti..
Sevgili Arkadaşımla birlikte doğruca Ankara / Dışkapıdaki SSK Hastanesine, lösemili çocuklarımızın tedavi gördüğü servise gittik.. Doktorlar, hemşireler ve kimi çocuklarımızın anne ve babaları bizi bekliyordu.. Bekleyenlerin içinde en heyecanlı olanlar da, çocuklardı tabii.. Arkadaşım çocukları çalıştırma, yani oyunu sahneleme görevini zevkle üstlenmişti.. Ben de, ona yardım edecektim.. Doktorlar bizi uyardı.. Onları fazla yormamalıydık, uzun süre çalışamazlardı.. Hastalıkları buna izin vermiyordu.. Zaten oyunlar da, 30'ar dakika olarak düzenlenmişti..
Sanırım en büyüğü 15-16, en küçüğü 9-10 yaşlarında 10-12 çocuk vardı çalışmaya katılan.. Doktorların verdiği ön bilgi lösemili bir çocuğun, yapılan tedavi işe yaramazsa en fazla 15-16 yaşına kadar yaşayabileceği şeklindeydi.. Söylediklerine göre ölümleri de, son derece acılı ve dayanılmaz oluyordu.. Yani biz, o gün hastanede tanıştığımız çocukların birkaçını belki de, bir daha göremeyecektik. Bazılarını o gün son kez görüyor olabilirdik..
Bu durum herkesin kaldırabileceği bir gerçeklik değildi.. Çalışmaya başlamak için, sevgili arkadaşım provalara ayrılan odaya, çocukların yanına girdi veee kısa bir süre sonra da, ağlayarak kendisini dışarı zor attı.. "Ben bir daha oraya giremem" dedi ve gitti.. Yumuşacık, duygulu yüreği bu kabullenilmesi zor ve ağır gerçekliğe daha fazla dayanamamıştı..
Öylece kalakalmıştım.. Yapılması gereken çok özel ve önemli bir görev vardı ve iş başa düşmüştü.. Yani çocukları çalıştırmak, onları sahneye hazırlamak zorunlu olarak bana kalmıştı..
Gülümsemeye gayret ederek içeri girdim ve heyecanla bekleyen çocukların yanına oturdum.. Benimkisi derinliğini bilmediğim bir suya balıklama atlamak gibi bir şeydi.. Yani boynumu da, kırabilirdim o atlayışın sonucunda..
Arkadaşım zaten oyun metinlerini hazırlamıştı.. Ben de, kendi bildiklerimden ve deneyimlerimden yola çıkarak el yordamıyla bir çalışma yapacaktım çaresiz.. Aslında benim de, elim ayağım titriyordu ama belli etmemeye çabalıyordum.. Karşımda, ışıl ışıl parlayan gözlerle bana bakan bu güzel çocukların ölümcül bir hastalığa sahip olduğunu önce ben unutmalıydım ki, onlar da, unutabilsin, kısacık bir zaman diliminde bile olsa.. Onları bir oyunun provasına katılan "amatör sanatçılar" olarak görmeliydim..
Çocuklar çok istekli ve hevesliydi.. Okuma provasına başladık.. Bir yandan da, gözüm yavrularımın üzerindeydi, yormamaya örselememeye çalışıyordum.. Çalışma başlayalı bir saati geçmişti ama hiçbir çocukta yorgunluk, bıkkınlık, rahatsızlık belirtisi yoktu.. Tam tersine, büyük bir hevesle, son derece dinamik ve neşe içinde çalışıyorlardı.. Arasıra doktorlar çocukları gözetlemek için kapıdan şöyle bir bakıyorlar ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı..
Yapamayacağım diye çok korkmuştum ama, nasıl becerdim hala bende bilmiyorum, hep birlikte başardık.. Çocukların inanılmaz keyfi ve coşkusu bana da, direnme ve başarma gücü vermişti.. Zaten kısa bir süre kalmıştı yapılacak geceye.. Bir kaç kez daha çalıştıktan sonra artık sahneye çıkmaya hazırlardı..
Doktorlar o kadar çok şaşırdılar ki, çocukların bu direncine ve başarısına; O Gün şöyle Demişlerdi: "Bu çalışmayı yapmakla onlara nasıl bir güç ve yaşama sevinci verdiğinizi bilemezsiniz.. Bunu biz başaramıyoruz"..
Aslında ben birşey yapmamıştım.. Tiyatronun sihirli değneği değmişti onlara..
Kısa süre sonra LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR VAKFI, LÖSEV yararına yapılan gece Ankara'daki ünlü otellerden birinde gerçekleşti.. O gece çocuklarımın yanında olamadım ne yazık ki.. Onların sahnedeki başarılarını seyredebilme ayrıcalığını yaşayamadım maalesef.. Ama sevgili arkadaşım onlarla birlikteydi.. Ne kadar başarılı olduklarını, herkesin ne kadar çok beğenisini kazandıklarını ve nasıl mutlu olduklarını anlattı.. işte size tanıtmaya çalıştığım sevgili Arkadaşım yüreği bugün de, hala tiyatroyla çarpan "BİR SANATÇI VE İNSAN" sevgili Adnan ÇELİK, seni de, sevgiyle selamlıyorum ve teşekkür ediyorum..

Aradan bir süre geçmişti..



Bir alışveriş merkezindeydim.. Arkamdan birisi sesleniyordu, "Hocam" diye.. Döndüm baktım.. O müthiş çalışmaya katılan en büyük çocuklardan birisiydi seslenen; yanında da, annesi.. Düşünün, o hala hayattaydı ve ben onu bir kez daha ağzında maskesiyle ama dimdik ayakta görüyordum.. Acılı annesi ise bana minnet dolu gözlerle bakıyordu.. Kimbilir belki de, Sevgili Adnan ÇELİK ve ben kısacık ömürlerinde onların mutlu dakikalar geçirmelerine neden olmuştuk.. Hatta yaşama isteklerini tazelemelerine, güç kazanmalarına ve belki de, amansız hastalıklarına karşı inatla direnmelerine sebep olmuştuk .. Belki tiyatro'nun büyülü etkisi sayesinde ömürleri uzamıştı az da, olsa..
Zaten, ömür dediğiniz nedir ki.. Mutlu geçireceğiniz birkaç dakika değil mi?.. İşte böyle.. Geçmişten çok özel bir anı.. Görüşürüz..