12 Şubat 2011 Cumartesi

ELMAS HANIM, GÜLE GÜLE..


                 
Elmas hanımı ilk gördüğümde ikinci ameliyatımdan yeni çıkmıştım ve doğru dürüst yerimden bile kıpırdayamadan hastane odasındaki yatağımda yatıyordum. Bulunduğumuz Servis hastanenin  Onkoloji servisiydi. Çevremdeki herkes kanser hastasıydı. Herkes siyah bir yüzle dolaşıyordu. Yanlış duymadınız, siyah bir yüzle dedim. Zaten bende ilk defa orada öğrenmiştim, beyaz tenli olduğu halde, insanın siyah bir yüz rengine de, sahip olabileceğini.
              
Ben de, kanser teşhisiyle hastaneye yatmış ve ağır bir ameliyat geçirmiştim. Ameliyat sonrası beni onkoloji hastalarından ayırmışlardı. Çünkü yapılan tahliller temiz çıkmış ve artık kanser denen o hain hastalıkla bir ilgim kalmadığı söylenmişti. Dikişler sorun çıkarmış ve bir, hatta bir tane daha operasyon geçirmek zorunda kalmıştım.
İşte bu ameliyatlar serüveninin bir yerinde, birgün Elmas Hanım çıkageldi. Onunda yüzünün rengi siyahtı ama, çok sağlıklı görünüyordu. Kırkyedi yaşında genç bir kadındı. Yanında gözünün içine bakan ve karısını çok sevdiği her halinden belli olan, kocası vardı. Çok sıcakkanlı bir kadındı. Benim kıpırdayamadığımı görünce, "üzülme ben sana yardımcı olurum" dedi. Eşini benim eksiklerimi alması için seferber etti. Sanki koruyucu bir melek gibi yardımıma gelmişti..
Elmas Hanım da, altı yıldır kanser hastasıydı. 0 gün de, yalnızca bir miktar serum tedavisi görmek için gelmişti. Hastanede yatmayacaktı. Kendisine verilen serum bittikten sonra evine gidecekti. Yanımdaki yatağa oturdu, sohbet etmeye başladık. Bana hastalığını, ailesini, çocuklarını anlattı. Canını sıkan bazı sorunlarından bahsetti.. Öyle samimi ve içten bir insandı ki, onu sevmemek mümkün değildi.
                 
Eşi de, etrafında pervaneydi sanki.. Karısına en iyi şekilde destek olabilmek için  uğraşıyordu.. Elmas Hanım yatamamaktan ve günlerdir doğru dürüst uyuyamamaktan şikayet ediyordu.. O zaman anlamamıştım.. Çünkü, iyi görünüyordu ama, anlaşılan hastalığı iyice ilerlemişti..
              
O gün uygulanan serum tedavisi bitti ve Elmas Hanım evine gitti.
Ama ben bir türlü Hastaneden çıkamıyordum. İkinci ameliyatımdan sonra vücudum enfeksiyon kapmıştı ve hergün dört kez enfeksiyonu temizlemek için yapılan pansumanlar yüzünden perişan haldeydim.. Arkasından dikişler bir kez daha sorun çıkarmış ve yirmi günde üçüncü ameliyatımı olmuştum.
Ayağa kalkabildiğim bir gün koridorda Elmas Hanımla karşılaştım. Yine serum tedavisi görmeye gelmişti ve üzgündü.. Hastalığının ona huzur vermediğini söylüyordu.
Yine kısa süreli gelmişti ve akşam evine dönecekti.
Bir kaç gün sonra, Üçüncü ameliyatımın verdiği sıkıntıyla hastane yatağımda yatarken, bir kez daha Elmas Hanım içeriye girdi ve yanımdaki yatağa oturdu. Bu defa Elmas Hanıma kan verilecekti ve yine akşam evine dönecekti.
Berbat bir durumdaydım. Bir dizi ağır ameliyat geçirmiş ve yine çok zor hareket ederek yatıyordum. Hastaneye yatalı iki haftayı geçmişti ama bir türlü iyileşip, evime dönemiyordum..
Evimi çok özlemiştim ve sanki bir daha hiç göremeyecekmişim gibi gelmeye başlamıştı. Hasta psikolojisinin ne demek olduğunu orada öğrenmiştim. Son derece moralsizdim. Çevremde ağır ve ölümcül bir hava vardı ve Elmas Hanımı kıskanıyordum. Ben günlerdir hastanede, bakımsız ve kötü bir durumdaydım. O ise tertemiz, bakımlı ve çok şıktı. Üstelik, kendisine verilen kan bittikten sonra, evine gidecekti ama ben kimbilir ne zaman evimi görebilecektim..
Elmas Hanım oturarak tedavi oluyordu, çünkü bir türlü sırtüstü yatamıyordu. "Ahh, bir sırtüstü yatabilsem, şöyle rahatca bir uyuyabilsem" diye söyleniyordu. Bir ara "canım toprak yemek istiyor" dedi. Hani, hamileler toprak yemek istermiş ya, bulantılarına iyi geldiği için, tıpkı onun gibi. Aynı toprak yeme isteğini, hemşire'ye de söylediği zaman, hemşire kansız olduğu için böyle bir isteği olduğunu söylemişti..
Elmas Hanım sırtüstü yatamıyordu ama, ben kollarımda takılı olan, serumlar yüzünden sürekli sırtüstü yatmak zorundaydım ve iyileştiğim zaman, bir daha sırtüstü yatmamaya yemin etmiştim. O ise, yatağın ortasına oturmuş, kan tedavisinin bitmesini bekliyordu..
                
Tedavi uzamış, kan torbaları bir türlü bitmemiş ve Elmas Hanım'ın o gece hastanede kalması kesinleşmişti..
Birden yatağın ortasında dönmeye başladı. Panik halinde "nefes alamıyorum" diye bağırıyordu. Yanındaki oksijen tüpünü yakaladı ama değişen bir şey olmadı. O, "nefes alamıyorum", diye bağırıyor, bense hemşire'ye bağırıyordum, bütün gücümle..
Hemşire geldi ve soğukkanlı bir şekilde, panik içinde yatağın ortasında dönüp duran Elmas Hanım'a, "sakin ol" dedi.. Tavrında, "beni niye rahatsız ettiniz" der gibi, bir görüntü vardı. Ama sonra baktı ki, Elmas Hanım'ın durumu iyi değil, kendisi tek başına altından kalkamayacak, hemen hastanede görevli ne kadar doktor varsa çağırdı ve o andan sonra, telaş içinde bir koşuşturma başladı.
                
Elmas Hanım gerçekten hiç iyi görünmüyordu  ve "sakin olamam, nefes alamıyorum" diye mırıldanıyordu. Ben binbir güçlükle, iki yanımda sallanan direnlerimi toplayarak, kalktım ve odadan çıktım. Oda doktorlarla dolmuştu. Herkes koşturuyordu. Gittim, koridordaki sandalyeye oturdum ve bekledim.. Odanın kapısı kapanmadan önce, Elmas Hanımı son gördüğümde, yatakta sırtüstü yatıyordu..
O, sırt üstü yatmayı çok özlemişti ve canı toprak yemek istiyordu. İki isteğine de, kavuştu. Ertesi gün öğleden sonra toprağa verdiler Elmas Hanımı..

O gece geç vakit odaya döndüm. Oda boşaltılmış, Elmas Hanım'ın naaşı, morga kaldırılmıştı. Yani yanımdaki yatak boştu. Bir an sohbet ederken, bir an sonra, Elmas Hanım, yanı başımda çekip gitmişti. O gün üçüncü kez karşılaşmıştık. Bana öyle geliyor ki, sanki  Elmas Hanım ölmek için, benim yanımı seçmişti.. 
Güle güle Elmas Hanım.... Görüşürüz...

10 Şubat 2011 Perşembe

KOPYA CİNAYETLER, UYUYAN MAKAMLAR!...

Bu ülkede hiç bir şey değişmiyor. Cinayetler bile aynı. Sanki bir önceki cinayet kopyalanmış gibi. Bugün yine bir kadın öldürülmüş, yine kocası tarafından, daha doğrusu, imam nikahıyla birlikte olduğu bir adam tarafından öldürülmüş. Kadının resmi nikahsız yaşadığı, bu adamdan 1,5 yaşında bir de çocuğu varmış. Bir süre önce 33 yaşındaki genç kadın imam nikahlı kocasını terketmiş ve tesadüf bu ya, o da tıpkı, Ankara'da, boşandığı kocası tarafından öldürülen Ayşe PAŞALI gibi, savcılığa giderek şiddet gördüğünü ve can güvenliğinden endişe ettiğini, söylemiş ve adamı şikayet etmiş. Ama ne olmuş?, Hiç bir şey olmamış... Savcılık, ya da kadını koruması gereken diğer resmi makamlar bu kadını da, korumamış. Ve bu kadın da, göz göre göre, terkettiği adam tarafından, sokak ortasında kurşun yağmuruna tutulmuş, delik deşik edilerek öldürülmüş..

Yakında, yolmaktan başımda şaç kalmayacak. Çünkü bu olaylar karşısında söz bitiyor, söylenecek her şey söylenmiş. Ama yine de değişen bir şey yok. Acaba ne zaman resmi makamların gözleri açılacak, görevlerini yaparak, bu kadınların öldürülmelerini engelleyecekler.. Ya da, bu erkekler ne zaman bu kadınların tapusunu aldıklarını, onların sahibi olduklarını, o kadınların asla onları terkedemeyeceğini ve istedikleri zaman onların canını da, alabileceklerini düşünmekten vazgeçecekler?..
Bu erkeklere, kendilerini tanrının yerine koyabileceklerini kim söyledi?.. Hangi hakla bir kadının canını alıyor bu adamlar?. Gerekçesi, kadının onu terketmesi!. Çünkü bir adamla evlendiyseniz, asla onu bırakıp gidemezsiniz!.
Hatta evlenmeniz bile gerekmez, hayatınıza girmesine izin vermeniz yeterli, onun malı olmanız için!..Ya onunsunuz, ya da, toprağın!.. Bu acaip, bu trajikomik sloganın, hayata uyarlanmasıdır, bu cinayetler!..

Yarın veya önümüzdeki günlerde, buna benzer bir cinayet daha duyabiliriz. Çünkü dedim ya, bu ülkede hiç bir şey değişmiyor diye!. Resmi makamlar aynı!..Gözleri Kör, Kulakları Sağır.. Kendilerinden yardım isteyenleri korumak gibi bir düşünceleri yok.. Vurdumduymazlık sıradan hale gelmiş!..
Ve erkekler!! Onların  değişebilecekleri konusunda hiç umudum yok.. Ne yazık ki, kendilerini, "Kadınların efendisi sanma özelliği", genlerinde var, sanırım...
O yüzden de, aynı olayı, bir kez daha duyarsak şaşırmayalım!, Şaşmamak ya da, öfkelenmemek elinizdeyse tabii.. Duygu ASENA "Kadının Adı Yok" demişti. Artık, "Kadının Canı da, Yok".... Görüşürüz.....

1 Şubat 2011 Salı

ONLAR BİRER KIR ÇİÇEĞİ "ÖZEL TİYATROLAR"

Ne kırlarda direnen çiçekler, Ne kentlerde devleşen öfkeler,
Henüz Elveda demediler.... Adnan YÜCEL...

Kır çiçeklerini bilirsiniz. Onlar özellikle ilkbaharda, hatta kışın da, el değmemiş dağlarda, ovalarda, kırlarda, ya da, bir duvar dibinde, bazan kaldırım taşlarının arasında bile karşımıza çıkar. İnsanlar kır çiçekleri büyüsün yetişsin diye hiç uğraşmaz. Üstelik o güzelim çiçeklerin üstüne basıp geçerler. Kır çiçekleri ezilseler de, çiğnenseler de, kararlılıklarından hiç bir şey kaybetmez, buldukları küçücük bir toprak üzerinde bile büyür, açar ve dünyamızı güzelleştirirler.
İncecik gövdeleri vardır. Çok narin ve kırılgan görünürler. Ama akıl almaz bir biçimde dirençli ve güçlüdürler. Kır çiçeklerini asla yokedemezsiniz. İlkbaharda havada uçuşan tohumlarla, üzerine düştükleri, her kara parçasında yaşamlarını sürdürebilir ve durmadan çoğalabilirler.
Kır çiçekleri doğanın insanlara sunduğu bir armağandır. Tıpkı Özel Tiyatrolar gibi... Onlar da kır çiçekleri gibi, ülkemin her toprak diliminde var neredeyse. Biraz ışık gördükleri heryerde açmış ve kök salmışlar. Çünkü onlar da yaşamın insanlara bir hediyesi..  Onlar sayesinde yaşamımız güzelleşiyor, zenginleşiyor. Aynı, kır çiçeklerinin hayatımıza kattığı güzellikler  gibi.
Özel Tiyatrolar çok zor şartlar altında varlıklarını sürdürürler. Çünkü, yokluklarla, bir sürü zorluk ve sıkıntıyla içiçedirler. Kır çiçeklerinde de, olduğu gibi, insanlar genellikle onlar için kılını bile kıpırdatmaz. Bu Tiyatrolarda hiç bitmeyen bir mücadele vardır. En başta parasızlık tabii ki.. Çünkü herşey paraya bağlıdır. Oyun sahneye koyacaksınız, oyunculara ve çalışanlara emeklerinin karşılığını ödeyeceksiniz, bir sürü prodüksiyon, yapım masrafı çıkacak.. Daha sonra tanıtım ve reklam yapmanız gerekli.. Bunlar yapılacak ki, seyirci gelsin, oyun oynanabilsin ve hiç olmazsa yapılan masraflar geri kazanılsın; yeni oyunlar sergileyebilmek için az da olsa bir birikim olsun.
Özel Tiyatrolarda, Ödenekli Tiyatrolarda olduğu gibi, kostümcü, dekorcu, aksesuarcı filan da, yoktur.  Terziler kostümünüzü giydirmek için arkanızdan koşturmaz. Bu işler herkes tarafından el birliğiyle yapılır. Kostümler, aksesuarlar hazırlanır, dekorlar taşınır, kurulur, bunlar yapılırken, kız oyuncular da, çay servisi yapar.


Yeni oyun çıkarma aşamasında, provaları görmelisiniz. Haftalarca bazan aylarca süren provalar sırasında hiç kimse para almadığı gibi herkes cebinden para harcar. Her şey ortaklaşa yapılır. Birlikte evden getirilen yemekler yenir, orada demlenen çaylar içilir. Gösterilen müthiş bir özveri örneğidir.
Bir sürü özel tiyatronun kendi salonu ve sahnesi de, yoktur. Provalar rica minnet temin edilen yerlerde yapılır. Daha sonra da, oyunu sahneleyecek mekanlar aranır ki, bu salonlara da, dünya kadar kira ödenir.
                 
Bu döngü böyle sürer gider. Hiç bir zaman çok para kazanılmaz. Turnelere çıkılır. Anadolu adım adım dolaşılır. İnsanların ayağına kadar bir hazine, bir emek, bir alın teri götürülür. Ömrünüz yollarda, otellerde geçer. Ailenizden, belki de, yeni doğan bebeğinizden uzakta aylarca dolaşırsınız. Bazan bir ilde işler kötü gider. Seyirci gelmez; ya da, başınız bazı makamlarla derde girer. Oyununuzu sakıncalı bulmuşlardır ve oynamanıza engel olurlar. Böyle olunca da, konakladığınız otelde rehin kalırsınız. Tâ ki, eşin dostun yardımıyla borcunuzu ödeyene kadar.
Bütün bu sıkıntılara göğüs gerilir. Neden biliyor musunuz?, Eğer tiyatro yapıyorsanız inanın, turnelerde otelde rehin kalmak bile güzeldir. Çünkü tiyatro bir gönül meselesidir.Tiyatro yapan insan, tiyatroya aşıktır. Tiyatro bir iş değildir, bir yaşam biçimidir. Bir Sevdadır.. Tiyatrocu yalnızca alkış ister. Parada pulda da, gözü yoktur. Çünkü onun, tiyatroya olan aşkının karşılığı, parayla ölçülmez.
Dışarda, uzun kış günlerinden sonra gelen, harika bir bahar havası vardır. Ağaçlar tepeden tırnağa çiçek açmıştır. Ama siz, bu güzel havanın tadını çıkaracağınıza, karanlık bir salona girer, saatlerce oyun provası yaparsınız. Belki akşama kadar, belki sabaha kadar..
Bir tiyatrocu, işte orada mutludur.. Orada, o karanlık salonda olmak ister. Tiyatro onun yaşam alanıdır, kendisini en güzel ifade ettiği yerdir, tiyatro sahnesi..
Şimdi görüyorum ki, Özel Tiyatrolar, heryerde varlar ve tiyatroya gönül verenler sayesinde, dimdik ayakta duruyorlar. Hiç bir zorluk onları yıldıramıyor. Tıpkı kır çiçekleri gibi, direniyorlar, çoğalıyorlar ve inadına yaşamlarını sürdürüyorlar. Dünya döndükçe de, sürdürecekler. Bütün zorluklara ve her türlü sıkıntıya karşın, varlıklarını korumakta kararlı olan Özel Tiyatroların bu tavrı karşısında saygıyla eğilinir. Ben de, bunu yapıyorum zaten....
-Tiyatro için uğraşmak demek, Dünya'nın ortasında duruyor olmak; demektir. demiş, Yıldız Kenter...
Ozel Tiyatrolar, onlar benim yaşam yolculuğumdaki yol arkadaşlarım.
Ve diyorum ki, İnadına Sanat, İnadına Tiyatro, Yaşasın Sanat, Yaşasın Tiyatro.....     Görüşürüz.....

28 Ocak 2011 Cuma

HAYATINIZ YAŞAMAYA DEĞER Mİ?...

SADECE KENDİNİ SEVEN BİR İNSANDAN, DAHA YALNIZ BİRİ YOKTUR.. ABRAHAM ESRA...........

Yaşamım boyunca şu sözleri kimbilir kaç defa duydum.." Önemli olan sensin, önemli olan senin mutluluğun! önce sen! yalnız sen! sen mutlu ol ki!... Hiç bir şey için üzülmeye değmez, hayat kısa, yaşamana bak.. Keyfine bak.. Filan, filan...

İnsan tabii ki, mutlu olmak için çabalayacak. Mutlu bir yaşam herkesin hakkı. Elbette hayat bir çok amacı gerçekleştirebilmek için çok kısa. Ayrıca, her insan özel ve önemli olabilir. Ama, daha sonra ortaya çıkan manzara, tam tersi oluyor. Sürekli tekrarlanan bu sözler nedeniyle, öyle bencil bireyler oluşuyor ki, insanın inanası gelmiyor..

Çünkü birde, bakıyorsunuz:
"Yalnız ben varım yeryüzünde", "Dünya benim çevremde dönüyor", "En önemli benim ve en önemli hayat da, benim hayatım", "Herkes bana değer verecek, herkes beni sevecek", "Çünkü benim dışımda herkes önemsiz ve değersiz!!" "Kimse için kılımı bile kıpırdatmam, bana ne??", "Hem ölenle ölünmez, üstelik taş yağsa uzun sürmez, ben keyfime bakarım!!", diyen insanlar çevremizi sarmış.

Sonra başlıyoruz şikayet etmeye:
"Neden benim hiç gerçek dostum yok?. Çevremdeki onca insan, neden onlara ihtiyacım olduğu zaman Can YÜCEL'in dediği gibi, tıpkı göçmen kuşlar misali, sıcak mevsimlere doğru uçup gidiyorlar?. İyi günde var da, kötü günde neden yoklar?"..
                                 
Sorular böyle uzayıp gidiyor... Bu soruların cevabı açık değil mi?..
Tabii ki, yanlış öğretilerle donanmış, yalnız kendisini düşünen bencil insanlar yüzünden soruyoruz bu soruları.. Soru sormadan önce, acaba  kendimize dönüp bir baksak mı?..
Biz başkaları için bir şey yapıyor muyuz?.. Başkalarına kulak verip, onların sesini duymak için çaba sarfediyor muyuz?..
Kendi bencilliklerimizin ne kadar üstesinden geldik?.. Yani, biz başkaları için de, yaşamayı öğrenebildik mi?..
Çünkü 20.yüzyılın dahi bilim adamı ALBERT EINSTEIN Diyor ki:
                                    
"Ancak Başkaları İçin Yaşanan Hayat Yaşamaya Değer Bir Hayattır"
                                  
Kısaca, benciller! yalnız kendisini sevenler! dünyanın kendi etrafında döndüğünü zannedenler! kendisi dışında hiç kimsenin önemli ya da, değerli olmadığını düşünenler!.. Yaşadığınız hayat beş para etmez!.
Eskilerin deyimiyle hiç bir kıymet-i harbiyesi yok!...
Dolayısıyla yaşamaya da, değmez..
                                     
Ben demiyorum, ALBERT EINSTEIN diyor..... Görüşürüz..

25 Ocak 2011 Salı

BİR OCAK ÖLÜMÜ DAHA...ON YIL SONRA 101 TANE.......


Bir ay, bu kadar ölümün ağırlığını nasıl taşıyabilir?....
Yine Ocak ayı ve bir ölüm yıldönümü daha.. Uğur MUMCU'yla aynı gün, bundan 10 yıl önce Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar OKKAN, Diyarbakır'ın en işlek ve kameralarla sürekli gözlenen caddelerinden birinde uğradığı silahlı saldırı sonucu beş korumasıyla birlikte öldürüldü....
Çok şiddetli bir çatışma olmuş, sonrasında olay yerinden yüzlerce mermi kovanı  toplanmıştı.. Çatışmanın hemen ardından Gaffar OKKAN'ın öldüğünü gören Konvoydaki bir Polis Memuruyla Merkez arasında şöyle bir konuşma geçiyordu.. Yaralı Polis Merkeze saldırıya uğradıklarını ve şehitleri olduğunu söylüyordu.. Telsiz Mesajını alan Merkezdeki Polis telaşla sordu: "Peki, 3310?.... 3310 Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar OKKAN'ın Makam Kodu'ydu.. Polis ağlayarak yanıtladı: 3310'u kaybettik......

Ali Gaffar OKKAN Diyarbakır'da çok sevilen bir Emniyet Müdürüydü.. Genci yaşlısı belki de, ilk defa bir polisi bu kadar çok seviyordu. Gaffar OKKAN, Diyarbakır halkıyla bütünleşmiş, onların dertlerini dinlemişti..
Bir de gönül verdiği, birinci lige çıkmasını çok istediği, Diyarbakırspor Futbol Takımı vardı.. Diyarbakırspor birinci lige çıktı ama o bunu göremedi..
O bölgede Hizbullah terör örgütünün kökünü kazıdığı söylenmişti.. Öldürülmesinin sorumlusu olarak da, Hizbullah gösterildi..
Gerçekten öyle miydi??..
Ölümünün üstünden on yıl geçti ama hala bu sorunun cevabını bilmiyoruz.. Gaffar OKKAN ve beş Silah Arkadaşı öldürüldü.. Ve tıpkı gecenin karanlığının bütün çirkinlikleri örttüğü gibi, bu olay da ülke tarihinin karanlık sayfaları arasındaki yerini aldı..
Ölüm yıldönümü olan 24 ocak'da iki ilde, Diyarbakır ve Mezarının bulunduğu kendi memleketi Sakarya'da Gaffar OKKAN'ı anma törenleri vardı. Öldüğü yıl doğan ve bugün on yaşında olan, 101 tane Ali Gaffar OKKAN'da, mezarının başındaydı.. Hemen hepsi Diyarbakır'dan gelmişti..
Çünkü Diyarbakır'lılar o yıl doğan çocuklarına onun adını vermişlerdi..
Yani Gaffar OKKAN'ı öldürmüşler ama yokedememişlerdi.. Aksine çoğalmıştı, Gaffar OKKAN'lar... Tıpkı DENİZ gibi, Tıpkı MAHİR gibi, SİNAN gibi, ULAŞ gibi...........

Onları öldürerek, sorunlarından kurtulduklarını zanneden alçak katiller!!.. Yaptıklarınızın yanınıza kâr kalacağını zannetmeyin.. Gün gelir, güneş karanlığın saltanatına son verir.. Ve her şey günyüzüne çıkar.. Bunu unutmayın... Bir kez daha Ocak Ayında yitip giden tüm sevgili canlarımızı saygı ve özlemle anıyorum... Tarihe bir not daha..... Görüşürüz.....

22 Ocak 2011 Cumartesi

SOĞUK VE KARLI BİR OCAK GÜNÜYDÜ...... VE GİTTİLER..



Hayat böyledir. Birileri doğar, birileri ölür.. İnsan yaşamı da, sevinçle üzüntü, kederle mutluluk arasında gidip gelmek değil midir, zaten?.. Yine bir ocak ayı ve benim buruk sevinçlerim, yanısıra acılarım, özlemlerim.. Ben Ocak ayında doğmuşum. Yaşamımdaki tek varlığım Oğlum da, Ocak doğumlu.. Ama Ocak ayı, benim bu doğumlara doya doya sevinmemi istemedi. Önce çok sevdiğim Büyükbabamı aldı benden, 9 Ocak'da. Sonra da, gidişinin acısını hiç unutamayacağım annemi... 27 Ocak'da sevgili annem gideli yedi yıl olacak, onsuz geçen yedi yıl, özlemle dolu yedi yıl...

Ocak ayı ülkemin de, en değerli aydınlarını peşpeşe almış bizden.. 8.Ocak.1996'da, Gazeteci METİN GÖKTEPE'nin polis işkencesinde hayatı elinden alınmış.. 30.Aralık.1994'de, The Marmara Otelinin Pastanesine konan bombanın patlaması sonucu ağır yaralanan Şiir, Öykü Yazarı ve Sinema Eleştirmeni, Alanya'lı Sevgili Hemşehrim ONAT KUTLAR 11.Ocak.1995'de aramızdan ayrılmış..
19 Ocak.2007'de, AGOS Gazetesi Genel Yayın Müdürü HRANT DİNK bile bile, göz göre göre öldürülmüş.. 24.Ocak.1993'de, Gazeteci, Yazar UĞUR MUMCU, arabasına konan bir bombayla vahşice paramparça edilmiş ve yine aynı gün, 24.Ocak 2001'de de, Diyarbakır Emniyet Müdürü ALİ GAFFAR OKKAN korkunç bir suikastte katledilmişti..

Ama Ocak ölümleri bitmemişti ve ayın son gününde de, 31,Ocak.1990'da, Anayasa Hukuku Profesörü MUAMMER AKSOY, evinin önünde alçakça bir suikaste kurban gitmişti..
işte, Ocak ayı geldiğinde, bütün bu ölümlerin, acıların, yıldönümleri de, gelir ve tek tek anma törenleri yapılır.
Yani acılı bir aydır Ocak ayı, benim için de, ülkem için de.. Hani dedim ya, hayat böyledir diye, bir tarafta sevinçler, bir tarafta acılar..
Acılarla yaşamayı öğrendik, istesek de, istemesek de...
Biz, hayat yolunda yürümeye devam edeceğiz.. Acılar ve sevinçler de, bize yol arkadaşı olacak.. Nasıl bir cenaze alayının içine, tesadüfen bir gelin arabası karışabiliyorsa, acılar da, sevinçlerimizi aniden bölebilecek. Yaşamın gerçeği bu..
Ocak ayında kayıp giden sevgili canlarımızı, sevgiyle, saygıyla, özlemle anıyorum. Işıklar içinde uyusunlar... Tarihe not düşmek istedim.. Görüşürüz......

21 Ocak 2011 Cuma

SEVGİLİ KİTTY....."BUGÜN ONU GÖRDÜM"....


"ANNE FRANK'ın HATIRA DEFTERİ"...
Size, henüz 16 yaşında naziler tarafından öldürülen bir yahudi kızından bahsetmek istiyorum.. 
Anne Frank'dan; ( D: 12 Haziran 1929 - Ö: 1945 ).. Onu, sonradan babası Otto Frank tarafından kitap haline getirilen günlüğünü okuduğum zaman tanımıştım.. Anne ( An ) günlüğüne "Kitty" ismini vermişti ve duygularını, acılarını, heyecanlarını, kısacası anılarını ona anlatmıştı..


Anne Frank'ı tanıdığımda henüz 7 ya da 8 yaşındaydım.. Annem tarafından bana hediye edilen ilk "büyük" kitabıydı. Ondan önce hep çocuk klasiklerini okumuştum. Aslında yaşıma göre ağır gelebilecek bir kitapdı.. Ama bir solukta okudum. Anne Frank beni o kadar çok etkilemişti ki, kitabı elimden bırakamamıştım..

Anne  13 yaşındaydı. Annesi Babası ve ablasıyla yaşayan mutlu bir Alman kızıydı..
Yıl 1942... Ama ters giden bir şeyler vardı.
Almanya'da seçimle iş başına gelen Adolf Hitler önderliğindeki Naziler "Ari ırk", yani Saf Alman Irkı yaratmak gibi ırkçı bir ütopyanın peşine düşmüş ve saf Alman ırkından olmayanları yoketmeye başlamışlardı..

Ve böylelikle tarihin resmen tanıdığı tek soykırım ortaya çıkmış, 6 milyon yahudi çeşitli şekillerde ortadan kaldırılmıştı..
Bu trajedi yıllarca sürmüş, 2.dünya savaşı başlamış ve koca Avrupa kana bulanmıştı.. Başta Almanya olmak üzre Avrupa'nın heryerinde, yahudilerin can güvenliği kalmamış, milyonlarca yahudi toplanmış, yaşamlarından koparılarak, temerküz kamplarına konulmuş, topluca gaz odalarında ve fırınlarda öldürülmüşlerdi.

Anne Frank bir yahudi kızıydı, ailesi ve kendisi bu ırkçı faşistlerin hedefindeydi.. İşte terslik burdaydı.. O, henüz yaşamının başındaki küçük kızın hayatını tamamen değiştiren ve sonra da kaybetmesine neden olan şey onun yahudi olmasıydı.. Hayatları tehlikedeydi, kaçmak ve saklanmak zorundalardı.

Öyle de yaptılar, saklandılar.. Çok zor şartlar altında saklandıkları süre içerisinde, Anne günlük tuttu ve yaşadıklarını ne varsa "Sevgili Günlüğü Kitty"e anlattı. Hatıra Defteri adeta onun arkadaşıydı. Ona içini döküyor, acılarını, üzüntülerini, sevinçlerini, heyecanlarını onunla paylaşıyordu..
Çok zor koşullarda, korku ve endişe içerisinde ne yaşayabiliyorsa tabii..
Henüz genç kızlığının başında, karşı cinse duyduğu merak, ilk hoşlanmalar, kendisi gibi saklanan bir ailenin oğlu olan Peter'e karşı duyduğu ilk heyecan.. Bu arada hep korku, hep telaş, hep endişe....

Sonunda acı son onları da, buldu.. 2 Yıl saklandıkları yer gestapo tarafından basıldı ve bütün aile Polonya'daki ünlü Auschwitz Temerküz Kampına götürüldü... Daha sonra ablası Margot'la, Anne Bergen-Belsen Toplama Kampına gönderilmişti.. Yakalandıktan bir yıl sonra da, Margot ve Anne bu kampta Tifodan öldüler . Annesi daha önce ölmüştü.. Auschwitz'de kalan Babası Otto Frank ise Kızılordunun gelmesiyle kamptan sağ kurtulmuştu.. 1945 yılıydı ve Anne öldüğünde daha 16 yaşındaydı...

Doğrusu kitabı okuduğum zaman tarif edilemez şekilde üzülmüş ve incinmiştim.. Ben de küçük bir kızdım.. Anne ise hayatı ondan alındığında benden biraz daha büyüktü..
O, neden bu sonu yaşamıştı?. Yahudi olmanın nesi kötüydü?.. Onları öldürmeye kimin hakkı vardı?.. Bu soruları sordum hep kendime..

Anne Frank beni ırkçılıkla tanıştırmıştı.. Irkçılığın ne denli alçakça bir şey ve bir insanlık suçu olduğunu öğretmişti..
Onun sayesinde dünya yüzündeki tüm insanları sevmeyi  ve dil, din, ırk, renk ayırdetmemeyi öğrenmiştim.. Yani Anne benim iyi ve doğru bir insan olma yolunda ilerlememi sağlamıştı..

Anne Frank şimdi Almanya'da bir ikon.
Duyduğuma göre adına okullar açılmış. Ülkesinde bir tür soykırım simgesi olarak görülüyormuş..

Yıllar sonra, sosyal paylaşım sitemde birden Anne Frank'la karşılaştım ve gördüm ki, onunla ilgili anılarım taptaze duruyor belleğimde ve yüreğimde.
Yazmadan edemedim. İstedim ki, Anne Frank unutulmasın.. Bir kez daha hatırlansın.. O, yıllar önce, çocuk yaşlarımda okuduğum kitap hala kütüphanemde duruyor. Eskimesin diye de, naylonla kaplamışım.

Ben kendi adıma Anne Frank'a çok şey borçluyum.. Tabii dünya da, ona çok şey borçlu..
Anne'ı yüreğimin bir köşesine koydum...
Orada yaşamaya devam ediyor, benim yüreğim çarptığı sürece....
Sonra da, kimbilir hangi kocaman yüreklerde...  SEVGİLİ KİTTY, Görüşürüz......