26 Mayıs 2011 Perşembe
FIKRA GİBİ ÖYKÜ 3 "BEN TİNERCİYİM"
Sosyal Hizmet Uzmanı arkadaşım Safiye anlatmıştı, bir dönem çalıştığı ANKARA / Çankaya Karakolunda tanık olduğu bir olayı...
Görevli Polisler sokaklarda mendil v.s. satan çocukları toplamış getirmişler karakola. Kalabalık bir sokak çocuğu topluluğu karakolun içinde..
Fakat içlerinden biri bu durumdan rahatsız!.. 13, 14 yaşlarında bir oğlan çocuğu, o kalabalıktan sıyrılmaya çalışıyor..
Çünkü kendince haklı bir sebebi var!.. O, mendil satan ya da, cam silen çocuklardan değil!.. Kendisine önem verilmesini bekliyor!..
Kalabalıktan kenara çekiliyor ve böbürlenerek polislere sesleniyor:
" Ben onlardan değilim, Ben Tinerciyim "....
Bakar mısınız?.. Ne de, olsa çocuk kariyer! sahibi... O bir Tinerci.. Görüşürüz....
21 Mayıs 2011 Cumartesi
GODOT HİÇ GELMEDİ...
Ünlü İrlandalı yazar Samuel BECKETT, yaşamın aslında beklemek! olduğunu, o kadar güzel anlatmış ki, "GODOT'U BEKLERKEN" adlı oyununda... Gerçekten de, yaşamımız boyunca hep bir şeyleri bekleriz. Bu beklentiler, yaşam evrelerimize göre şekillenir.. Yani minik bir bebek yalnızca sevilmeyi, doyurulmayı bekler.. Küçük bir çocuk büyümeyi bekler.. Yıllar ilerledikçe beklentiler hem artar hem de, farklılaşır. Erkek çocuk bir futbol topuna sahip olmak ister. Çünkü o, futbolcu olma, çok zengin ve ünlü olma hayalleri kurarken, "bayram gelse de, kırmızı bir ayakkabım olsa", diye bekler küçük bir kız çocuğu.. Ardından bir delikanlı çıkar sahneye.. Hayattan o kadar çok beklentisi vardır ki, herşeyi ister, herşeyi bekler.. Öncelikle, yaşamına heyecan katmaktır amacı, dolu dolu yaşamayı ve ilginç serüvenlere yelken açmayı bekler. Doğal olarak, sevilmek ve beğenilmek de, en önemli beklentileri arasındadır. Yaşam sahnesinde bir de, genç kız vardır. O da bekler.. Erkekler onu beğensin, sevsin, ona aşık olsun ve onu mutlu etsin......
Bir yandan da, öğrenmek, eğitim görmek için çılgınca bir yarışın içindedirler ve bu yarışın bitmesini beklerler sabırsızlıkla..
Dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden insan, hep kendisi için bir şeyler bekler.. Sevgi, ilgi, beğeni bu beklenenlerden bir kaçı yalnızca.. Hepimiz çok sevilmek ve çok mutlu olmak isteriz.. İsteriz de, bunlara sahip olmak için hiç çaba sarfediyor muyuz. acaba?.. Sevgi dedim de; Papağanları bilir misiniz?. Bu rengarenk güzel kuşlar, sevgisiz ve ilgisiz yaşayamazlar.. Eğer sevgi ve ilgi görmezlerse, önce tüylerini yoluyor ve çırılçıplak kalıyorlar. Daha sonra da ölüyorlar; Evet ölüyorlar..
Ama, eğer sevilmek istiyorsanız önce sevmeyi öğrenmelisiniz.. İlgi görmek istiyorsanız da, kendi bencilliğinizden sıyrılıp, ilgi göstermeyi becerebilmelisiniz... Ne yazık ki, sevmeyi bilmeyen insanlar, sevgisiz, ilgisiz yaşamaya mahkum olurlar ve yaşamlarını çorak bir çölde, kuru bir dal gibi sürdürürler.....
Parayı da unutmayalım.. Herkes çok para sahibi olmayı bekler ama çalışmayı, kazanmayı, emek vermeyi düşünmez, ya da, bilmez.. Yalnızca, birgün gökyüzünden başına para yağmasını bekler..
Ve Mutluluk.. Herkes mutlu olmayı da, bekler, ama nasıl mutlu olunacağını, mutluluğun ne olduğunu bilmez.. İşte Godot bu beklenenlerin simgesidir ve hiç gelmez..
Yıllar ilerledikçe en önemli beklenti birdenbire sağlık olur.. Erken yaşlarda hiç önemsenmeyen, hiç özen gösterilmeyen sağlık, artık yegane beklentidir... Çünkü sağlık olmazsa o, sevgisiz, ilgisiz, parasız, mutsuz yaşamın uzun sürmeyeceği bellidir.. Ama, o zamana kadar yeterince saygı ve özen gösterilmeyen sağlık, artık beklentilere çok da, olumlu yanıt vermemektedir...
Şimdi beklenen tek bir şey kalmıştır... Ölüm!!...
O gelir!... Mutlaka gelir!... Ama onun da, ne zaman geleceğini bilemezsiniz... Yine, beklersiniz!!.... Görüşürüz...
Bir yandan da, öğrenmek, eğitim görmek için çılgınca bir yarışın içindedirler ve bu yarışın bitmesini beklerler sabırsızlıkla..
Dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden insan, hep kendisi için bir şeyler bekler.. Sevgi, ilgi, beğeni bu beklenenlerden bir kaçı yalnızca.. Hepimiz çok sevilmek ve çok mutlu olmak isteriz.. İsteriz de, bunlara sahip olmak için hiç çaba sarfediyor muyuz. acaba?.. Sevgi dedim de; Papağanları bilir misiniz?. Bu rengarenk güzel kuşlar, sevgisiz ve ilgisiz yaşayamazlar.. Eğer sevgi ve ilgi görmezlerse, önce tüylerini yoluyor ve çırılçıplak kalıyorlar. Daha sonra da ölüyorlar; Evet ölüyorlar..
Ama, eğer sevilmek istiyorsanız önce sevmeyi öğrenmelisiniz.. İlgi görmek istiyorsanız da, kendi bencilliğinizden sıyrılıp, ilgi göstermeyi becerebilmelisiniz... Ne yazık ki, sevmeyi bilmeyen insanlar, sevgisiz, ilgisiz yaşamaya mahkum olurlar ve yaşamlarını çorak bir çölde, kuru bir dal gibi sürdürürler.....
Parayı da unutmayalım.. Herkes çok para sahibi olmayı bekler ama çalışmayı, kazanmayı, emek vermeyi düşünmez, ya da, bilmez.. Yalnızca, birgün gökyüzünden başına para yağmasını bekler.. Ve Mutluluk.. Herkes mutlu olmayı da, bekler, ama nasıl mutlu olunacağını, mutluluğun ne olduğunu bilmez.. İşte Godot bu beklenenlerin simgesidir ve hiç gelmez..
Yıllar ilerledikçe en önemli beklenti birdenbire sağlık olur.. Erken yaşlarda hiç önemsenmeyen, hiç özen gösterilmeyen sağlık, artık yegane beklentidir... Çünkü sağlık olmazsa o, sevgisiz, ilgisiz, parasız, mutsuz yaşamın uzun sürmeyeceği bellidir.. Ama, o zamana kadar yeterince saygı ve özen gösterilmeyen sağlık, artık beklentilere çok da, olumlu yanıt vermemektedir...
Şimdi beklenen tek bir şey kalmıştır... Ölüm!!...
O gelir!... Mutlaka gelir!... Ama onun da, ne zaman geleceğini bilemezsiniz... Yine, beklersiniz!!.... Görüşürüz...
8 Mayıs 2011 Pazar
TARAFTARIN ÖLDÜREN AŞKI....
Hep düşünmüşümdür, bu "Taraftar" denen acaip kalabalık ne işe yarar diye!!... Yani, Stadyumları yakıp, yıkıp, parçalamak, karşı takımın taraftarıyla meydan muharebesi yapmak, hatta yaralamak, öldürmek, bol bol küfretmek dışında!.. Çünkü biliyorsunuz, her türlü delici ve kesici alete sahipler. Bıçak, Satır, Şiş, Belde Pala, Döner Bıçağı filan gibi aletleri "Taraftar Aksesuarı!!" olarak yanlarında taşıyorlar. Ayrıca bu Taraftar adlı güruh, tuttukları takıma o kadar bağlı ki, takımları için yaz, kış demeden, heryere maça gidiyor ve sevgilerini de, şöyle ilan ediyorlar, "Ölmeye ölmeye geldik".. Yani takımları için ölürler de! öldürürler de!.. Bir de, çok güzel! hadise çıkarırlar, polisle ve karşı takım taraftarıyla, ya da, kimseyi bulamazlarsa kendi kendileriyle çatışırlar ve takımlarının maç yapmasına engel olup, hükmen mağlup olmasını sağlarlar. Hatta tuttukları takımın puanı silinir, sahası kapanır, seyircisiz oynama ve para cezasına çarptırılır.
Merak ettiğim bir şey daha var!.. Bu taraftarların tuttuğu takım sezon sonunda, şampiyon olduğu zaman, ya da, Avrupa Kupalarına katılması söz konusuysa, taraftarlarına "Prim" filan mı, dağıtıyor?. Ya da, "Maaş" mı, veriyor?.. Eğer öğleyse!! Bir takıma "Taraftar" mı, olsam acaba??..Bilim adamları diyor ki, "Bu insanların kimlik problemi var.. Sürü Psikolojisiyle hareket ediyorlar.. Bir şeylere tutunma, dayanma ihtiyacı duyuyor ve bir yere ait hissetmek istiyorlar. Ancak, bu aidiyet duygusu, kendilerini birey gibi hissetmelerini sağlıyor"... Yani bu Taraftar denen Holiganlar, tek başına bir hiç!!.. Ama acı bir gerçek var ki, bu zavallı insanlar, taraftar olsalar da, olmasalar da, zaten değersiz, önemsiz vandallardır.. Başka hiçbir özellikleri ve kaale alınmalarını gerektirecek yanları yoktur..
Tabii olayın bir de takım cephesi var. İstanbul takımlarından birine başkan veya yönetici seçildiği zaman kendisini Başbakan zanneden, bir futbol takımını değil de, ülkeyi yönettiğini düşünen, yerli yersiz konuşarak ortalığı karıştıran yöneticiler, sürekli göz önünde olarak kendisine popülarite ve şöhret sağlamaya çalışan, bilgisiz, eğitimsiz futbolcular ve tabii adına "Spor Yazarı, Spor Yorumcusu" denen, kendilerine bir türlü sıfat bulamadığım acaip bir zevat... Eski futbolculardan ve eski hakemlerden oluşmuş, düşünceleri bile kirli ve komplo teorileri üretme konusunda uzman olan muhterem zevat, oturur ve saatlerce televizyon kanallarında ahkam keser.. Bu programları izleyenler bilir.. Nasıl değerli!, nasıl önemli! programlardır anlatamam!!.. Yorumcular, müthiş bilgi birikimleri ve muhteşem zekaları ile akıl ve fikir dolu yorumlar yapar!.. Onları seyrederken hayranlıktan bayılmazsanız! öfkeden kalp krizi geçirebilirsiniz. Çünkü bu programlarda bir seviye! bir düzey! var ki, olmaz böyle bir şey!!.. Ayrıca birde, açık açık bir takımı tuttuğunu beyan eden ve o takımın Amigosu gibi çalışan spor yazarları var.. İşte bütün bu kepazeliklerin toplamı da, "Türk Futbolu" oluyor!!...Ben futbolu severim. Örneğin, Avrupa Kupası ve Dünya Kupası maçlarını kesinlikle kaçırmamaya gayret ederim. Çünkü o günlerde, televizyonda bir futbol şöleni sergilenmektedir.. Ama kendi ülkemde yaşanan bu kepazeliklerden, seviyesizliklerden, düzeysizliklerden bıktım artık.
Bu akıldan fikirden yoksun insanların elinden şu Mikrofonları, Kalemleri alın yalvarırım. Şu Taraftar denen rezil güruha da, bir çeki düzen verin. Futbol ülkenin en öncelikli sorunu! filan değil ki... Sadece bir oyun... Hepsi bu... Görüşürüz...
24 Nisan 2011 Pazar
BİLİYOR MUSUN?...
Ben seni hiç sevmedim, biliyor musun... hiç..
Ben kimseyi sevmedim ki, sevemem ki,
Yoksa, sevdim mi..
Bunu bilmiyorum..
Ben kimi sevdim...
O sen miydin...
Bilmiyorum ki,
İnsan sevmeli mi...
Sevmeden yaşanmaz mı...
Taştan olmaz mı, yüreği insanın...
Keşke olsaydı!...
Hiç acımazdı o yürek, kanamazdı..
Ama değil, çünkü acıyor, kanıyor...
Kırıldı, incindi, yaralandı...
Neden... Niye...
Doğru değil de, ondan...
Ben seni çok sevdim, biliyor musun... çook.....
23 Nisan 2011 Cumartesi
GİDEBİLSEM....
Alsam başımı gitsem,vursam kendimi yollara,
Dağlara, tepelere,
Sonunda, kavuşsam denize...
İşte orada.. Özgürlük.. Deniz,
Uçsuz bucaksız karşımda.
At kendini maviliklere
Ve de ki,
Hadi git, enginlere kulaç at,
Yüz yüzebildiğin kadar..
Kimbilir belki yakalarsın,
Ufuk çizgisini..
Oh bee, işte bu,
Özgürlük, heyy özgürlük...
Geri dönmesem de, olur...
17 Nisan 2011 Pazar
ÖYLESİNE BİR HÜZÜN...
Bu hüznü sizde bilirsiniz..
Anlat deseniz anlatamam....
Enine boyuna yaşarım ancak.. Turgut UYAR....
Hüzün böyle bir şey demek ki,
Bir akşamüstü aniden çöküveren
Ve seni teslim alan,
Alınca da,
Durgun ve suskun,
Kalakaldığın..
Hüzün böyle bir şey işte,
Anıların gelir aklına,
Özlediklerini düşünürsün,
Yüreğin sızlar.. yanar....
Belki gözlerin dolar..
Ama neden birdenbire,
Bir akşamüstü,
Kapıma geldi hüzün,
Neden koyu bir sis gibi
Sardı her yanımı..
Peki ya, gidenler
Öylece bırakıp da, gidenler,
Onları özlemiyor muyum?
Onları unuttum mu?
Özlemesem Unutabilsem,
Hiç bir akşamüstü,
Aniden çöker miydi,
Üstüme hüzün..
Böylesine kesif
Ve böylesine ağır.... N.Emel Cengiz..
(Eski Yol arkadaşımın Anısına Özlemle).........
Anlat deseniz anlatamam....
Enine boyuna yaşarım ancak.. Turgut UYAR....
Hüzün böyle bir şey demek ki,
Bir akşamüstü aniden çöküveren
Ve seni teslim alan,
Alınca da,
Durgun ve suskun,
Kalakaldığın..Hüzün böyle bir şey işte,
Anıların gelir aklına,
Özlediklerini düşünürsün,
Yüreğin sızlar.. yanar....
Belki gözlerin dolar..
Ama neden birdenbire,
Bir akşamüstü,
Kapıma geldi hüzün,
Neden koyu bir sis gibi
Sardı her yanımı..
Peki ya, gidenler
Öylece bırakıp da, gidenler,
Onları özlemiyor muyum?
Onları unuttum mu?
Özlemesem Unutabilsem,
Hiç bir akşamüstü,
Aniden çöker miydi,
Üstüme hüzün..
Böylesine kesif
Ve böylesine ağır.... N.Emel Cengiz..
(Eski Yol arkadaşımın Anısına Özlemle).........
7 Nisan 2011 Perşembe
UZUN BİR ARADAN SONRA, YENİDEN MERHABA...
Nihayet Blog'uma kavuştum. Artık rahatça sayfama girebiliyorum. Gerçi henüz sansür tam olarak kalkmış değil. Birçok internet kullanıcısı hala, Blogspot'a giremiyor ve tabii ki, Blogları okuyamıyor. İki kocaman kuruluşun, Google ve Dijitürk'ün anlaşmazlığa düşmesi yüzünden, Dünya çapında bir Blog Sitesinin 18 milyon yazarı mağdur oldu. Sayfalara girmek mahkeme kararıyla engellendi. Milyonlarca insan yazılarına ulaşamadı. Üstelik bu insanların, mahkeme konusu olan şuçla hiç bir ilişkisi yoktu, ama sanki onlar cezalandırıldılar.. Yaşamım boyunca sansüre karşı çıktım. Sansür, totaliter rejimlerde, faşizan yönetimlerin kendi iktidarlarını koruyabilmek için, toplumlara karşı kullandıkları bir silahtır. Sansür, kişi özgürlüklerine karşı fiili bir saldırıdır. Yani "İnsan Hakları"nı hiçe saymaktır.. Ülkemizde de, sıklıkla karşılaştığımız, Filmleri, tiyatro oyunlarını kesme, kırpma ya da yasaklama, kitapları, filmleri yakma, sanat galerilerine saldırma gibi sansür ve çağdışı ilkellikler, bugün hayallerin de, sınırlarını zorlayarak, henüz basılmamış kitaplara bile, sansür koymaya ve müsveddelerinin toplatılmasına kadar uzandı.. 21.Yüzyılı yaşayan Dünyamızda, sansür gibi çağdaş uygarlıklarla asla bağdaşmayan bir olguyu hala bünyesinde barındıran bir ülkede yaşamak utanç verici. Faşizan İktidarlar kendi güvenliklerini sağlayabilmek için, topluma korku enjekte ederler ve geniş kitleler üzerinde baskı kurabilmek için de bu "korku" unsurunu sıklıkla kullanırlar.. Böylelikle halkın sesini kesmeyi, kısmayı amaçlarlar ve muhalefet etmelerini engellemiş olurlar.. Ama anlaşılan onlar daha çok korkuyor. Düşünsenize, henüz basılmamış bir kitap, yazılmış tüm nüshalarıyla birlikte toplatılıyor ve yazarı cezaevine konuyor.. Yani, bırakın birşey yazmayı, basmayı, ya da söylemeyi, henüz bir taslak olan bir kitaptan bile, ne kadar çok korkuluyor ki!, bu anlaşılmaz arama, toplatma ve yoketme çabaları sergileniyor.. Demek ki, aslında güçlü olan halktır. Asılsız korkulardan arınıp, kendi gücünün farkına varan geniş halk kitlelerinin karşısında, hiç bir güç duramaz. Yakın zamanda, Afrika'da ve Ortadoğu'da bu tesbit isbatlandı. Yıllardır halkına baskı ve zulumle kan kusturan, sömüren, Diktatörler halkın öfkesi ve gücü karşısında arkalarına bile bakmadan kaçtı... Ben ülkemde, kitapların toplatıldığını, yakıldığını, filmlerin, oyunların yasaklandığını, sanat galerilerine, "orada içki içiliyor" diye saldırıldığını, duymak ve görmek istemiyorum. Gerçek anlamda özgürlüklerin, doya doya yaşandığı, "korku" kelimesinin anlamını yitirdiği, kişi haklarının her şekilde güvence altına alındığı bir ülkede yaşamayı istemek çok şey istemek mi? Tabii ki, değil!. Özgür bir birey olarak bunları talep etme hakkına sahibim ve yaşadıkça da, bu isteklerim uğruna savaş vereceğim.. İnsan Hak ve Özgürlüklerinin ve Özgür düşüncenin egemen olduğu, bir ülkede! görüşmek üzre.....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




